16 Ağustos 2017 Çarşamba

Ötekileştirmek

     Seksenli yıllar 12 eylülün sert yaşandığı zamanlar ilk ve son iş yerim şahane bir laboratuvar da dönemin sağlam ve güzel insanlarıyla çalışıyorum. Yeni birşeyler öğrenme keyfiyle çırpınıyorum bedende gereken ağır işimde çöp gibi bedenimle koşuşup duruyorum. Ağır solcular hepsi ilk ötekileştirmeleri de, bir sürü güzel şeyi de orada yaşadım. 

   Siyasi teorik alt yapımın olmaması, okuduğum kitapları tırt bulmaları, onlar dönemin ağırlığını günlük hayatlarına indirirken, benim neşeyi şarkıyı kahkahalı insanları sevmemi basitlik saydılar. Yıllar sonra bir dost yemeğinde iş dışından bir şahane solcu sonrasının şahane kapitalisti olan kadın "biz devrim için mücadele ederken aşkı sevişmeyi kendimiz olmayı atladık" diye de özeleştiri yapmıştı.

   İçlerinden birine sallanpalı küpe taktırmanın, iyi bir kuaföre yılda bir kere saç kestirmenin insani ve güzel birşey olduğunu kabul ettirmem yılları buldu. Hep söylemişimdir solcuların evlerinde hiç görmedim, demokrasiyi özgürlüğü eşit muameleyi kendi yuvanda olmayanın olduğu dünyayı vaad ediyosun hiç kafama yatmazdı. Ev işlerini kadınların yaptığı devrimciliği hiç sevemedim.

   Yıllar sonra sallanpalı küpeleri takabilen "biz napıyoruz" diye sordu kendilerine "ötekileştiriyoruz" diye de döküldü. Çok çarpıcıdır bu an hala mıh gibi aklımda.

   Sonrasında yaşamda çok kez tanık oldum solcular sağlam ötekileştiriyorlar. Bu gün bu iktidarın en ince yeri ötekileştirdiklerimizi aldı bastı bağrına aidiyet duygusuyla kitleler koşturtuyor.

   Dağcılara katıldık, bisikletçilere katıldık onların çoğunda da var bu ötekileştirme ve kadını meta olarak görme yavşaklığı tüm hızıyla sürüyor yaşamın heryerinde. Ama hiç biri solcuların ki kadar canımı yakmaz.

   Çocukluğumdan beri sinema aşığıyım yoksulluktan, aile huzursuzluğundan dünyanın sorunlarından kaçıp filmlerle başka dünyalara giderdim. Okuma öğrendiğim andan itibaren de kütüphanelerden çıkmadım.Hala olsa Avrupa ayar kütüphaneler oraya her gün giderim.Kitaplar filmler hayatımı güzelleştiriyor yarım asırdır.

   Bir sinema grubundayım sağlam film yorumları yapan şahane güzel insanlar var içlerinden bazılarıyla tanıştım yemekler yedim, çok mutlu anlar yaşıyoruz. Çok donanımlı olduklarından yazdıkları film yorumları afilli oluyor çok zaman da akademik edebi düzgünlükte filmlere bilgi saçıyorlar. Çoğumuzun ortak duygusu "yorum yazamayız altına ayol tırsarız saçmalarız diye korkarız" gibi caydırıcı hissiyatla sağlam takipçileriz. 

   Beni film yorumuna teşvik ettiler zorladılar tırsa tırsa iki film yorumladım tabi ki kendi dilimde kendi hissiyatımla. Anamm ilk filme dostumun dostu olan, lan öyle bi adamla nasıl dost bizimkiler hep şaşmıştım zaten de "herşeyi beğenen estet duygusundan uzak" diye giydirdi. Estet ne la diyemedim ortam nezih yöneticileri naif orada küfretmiyom la valla :D Estet nedir onu bile bilmem diye ince geri bildirdim de soft kaldı içimde kaldı, inşallah bir gün bir yerde denk gelir de sıçarım bacağına :D

   İkinci filmi bir karışıklık olmuş başka biri daha yorumlamış yönetici birleştirmiş yorumları. İkinci yorumcuya arkadaşı güzelleme yapmış kocaman övmüş eyvallah. Benim yazdığım yorum onu hiç heyecanlandırmamış izleyesi gelmemiş, ama senin yorumunla hemen izleyeceğim demiş. Haydaaaaa  arkadaşını övdün de beni niye gömdün layyynnn diye mekanını bilsem gidip basardım. O kadar delirdim inceden Allah benim belamı versin abi yapamadım fakirlik işte oxford vardı da ben mi okumadım hissiyatıyla bişiler yazdım. Ama daha da davosa film yorumlamam deyip kapadım kariyerimi :D 

   Ne gülüyonuz la piçus veletlerim, bunlar olurken insan arkamda durur, bi like bi yorum destek atar demi çoğunuzu neden ekledim la oraya akgezerler,  dragonsuz sarıhatun gibiyim oralarda, gülme fırlatırım terliği ha :D

   Gün oldu devran döndü ikinci abi elinde baltayla çam ormanlarına daldı aboooo dan dan indirdi çamları. Yoğun tartışma konusu oldu ben de bu yüzden okuyan şakşakçılığa transfer olduğumu söyledim. İyidir böyle karışıklıklar temizlik ve ferahlık getirir. Ama en beynimi yakan da burada yapılan "ötekileştirmeyi" anlayamayıp "ne oldu ki" diyenler. O kafada olmayı isterdim göremediğin için hiç bişi seni incitemezdi.

   Bir zamanlar bisiklete zarar bir pezevenk bana "sen bisikletçimisin?" demişti. Onlar gibi şehirlerarası yurt dışı gezginliğim olmadığı için diyor. Ben de yooo değilim ki hiç bir zaman da bisikletçiyim demedim, "bisiklet şakşakçısıyım" demiştim. Oradan kalmadır bu şakşakçılık, kariyerim sinema şakşakçılığı mastırı ile devam ediyor. Ben yazar falan da değilim şurada varoş edebiyatı yapıyorum güldünse işe yaradım demektir :D 

   Kimseyi ötekileştirmeyin, herkes bir filmdir içinde bir sürü hikayeler barındırır hem de en yaşanmışından, onları görmeyi dinlemeyi öğrenin. Benim veletlerim hep ötekileştirmeyenlerdendir, yaş cinsiyet kariyer ayırmadan var olurlar, deneyin çok güzelleştiriyor insanı bu :D    

           

8 Mart 2017 Çarşamba

Fo-Ce Yumurta Kuyrukları

   Piyasada denemediğim yumurta kalmamıştır organiğinden özel üretime kadar. Beğendiğim çıksa da devamını teminde zorlandığımdan aramalarım devam etmiştir her daim. En sonunda Bostanlı Hakimevi kantininde satılan Foça açık cezaevi mahkümlarının üretimi olan yumurta ve peynirlerle tanıştım doğal ve sağlık kontrolleri yapılan ortamda lezzetiyle üretildiği söyleniyor (gözümle görmedim). Benim için dehşet kokusu olmasın yerken de bir lezzeti olsunu yerine getirdiklerinden kuyruklardaki yerimi zaman zaman alır oldum.

   Her kuyruğum festival gibi hep ilginç karakterler arzı endam ediyor. Sabahın 7.5 da kuyruğa girenler var ben 8.40 gibi arzı endam ettim hep. Yumurta sayısı az ve beğenenler gittikçe çoğaldıkça kuyruklar uzuyor. Satışta duran Mesut bey işini ciddiyetle yapıyor gelen yumurta sayısını hızla hesaplayıp kuyruğuda sayıp şu kişiden sonrası beklemesin de diyor. Geçen de tam buradan sonrası dediği alamayacak olan muhtemelen eski hakim tipli sımsıkı giydirilip gönderilmiş (hava soğuktu) ergen havalı tonton beyefendi homurdanmaya başladı - Olur mu yav bu işe bir çare bulunsun olmaz ki efendim !! Diye mırmır ötüyor. Hehehe yandın abicim sen şimdi evde ne fırça yiyeceksin, avlanmadan eli boş dönen taş devri adamı gibi yandan yandan git gare :).

   Bir seferin de de belli ki eski tüfek bir abimiz sigaradan bıyıklar röfle olmuş inceden isyan etti -Kim karar veriyor arkadaş bu yirmi yumurtaya neden on değil otuz değil de yirmi bana biri bunu açıklasın!!! Kişi başı yirmi yumurta kuyruk çoksa yumurta azsa on veriliyor, ama normali hep yirmi. Yav eski tüfek abi açıklansa nolucek sen bu gün yumurta alamadın hadi bakam tırs tırs eve bu afilli halinle fırçayı yiyeceksin yine de :)

   Yakınında kahve var oradan adam çağırayım kahve ısmarlarım, gir arkadaşım benim için kuyruğa kırk yumurta alam bir ay gelmem bari diye düşünür de olmuştum :D

   Bu gün baktım çok yağmur yağıyor heh kalabalık olmaz  yav deyip fırladım gittim. Karşıdan baktım oh oh şemsiye sayısı az, yaklaşınca farkettim ki apartman girişlerine sokulmuş en az elli kişi. Neyse ki muhabbet sever milletiz, tahmininiz doğru ben bulaşıyom okey masası gibi kuruyoruz ortamı yoksa vakit geçmiyor. İlk kez çok gecikti Foça'dan gelen kamyon, yağmurdan sanırım. Yağmur yağıyor durmadan, hava soğuk, kuyruk kalabalık, herkes gerildi almadan gitme olasılığı çok, kaynak yapmaya çalışanlara havlayanlar çoğaldı. Baktık kamyondan habire yumurta kolileri iniyor onyedi ye kadar saydık şaşırdık çok fazla, noluyo yav diye birbirimize soruyoruz.

   Kuyrukta ki beyefendiler alkışlayıp "dünya kadınlar gününümüzü kutlayıp" yumurta çokluğunu ona bağladılar. Kasada ki Mesut beye -Herkes Mesut bu gün dediler o da - Dünya kadınlar günü ondandır deyip kutladı bizleri. Ve daha şaşırtıcı olansa isteyen herkese  altı koli verdiler (bir kolide 10 tane var).Bu bağlamda Foça Cezaevi tavukları fazla mesai yapmışlar kadınlar günümüzü kutlamak için, popolarına sağlık hepsine uzun ömürler dilerim :)

   Not; Başlıkta ki Fo-Ce yumurtaların üzerine vurulan tarihli damgadır...

16 Şubat 2017 Perşembe

Bordo Koltuktan Newyork'da ki Eskiciye

   Dün gece acaip bir an yaşattı bir arkadaşım bana. Gece saat 24 de Newyork'tan görüntülü aradı "bak yürüdüğüm sokağı gösteriyorum sana" dedi yürümeye başladık. Oysa ben her zaman ki gibi bordo koltuğumdayım ama 25.ci cadde de yürüyoruz. "Burada şöyle dükkanlar var, bak bu da dün  mavi fincanı
aldığım eskici" dedi içeriye girdik (film gibi rüya gibi acaipti) alt katı gezdik, bir sehpa üzerine konuştuk "ebru mu onun üzeri" dedim, yaklaştı sehpaya (yani telefonu yaklaştırıyor ama kameraman gibi.) "Yok mürekkeple yapılmış galiba" dedi krem renk üzerine  uçuk kırmızı ile ince ince çizilmiş  resimler olan 65 dolarlık bir sehpa. O anda anı oldu ben de o sehpa mavi çay fincanlarıyla kayıtlarıma girdi bir daha unutmam. "Bak o fincanların tabaklarını toplamış almış birileri iki fincan kalmış" dedi. 

   Üst kata çıktık (çıktık diyorum ayol Black Mirror bölüm ben sanki ), evlerinden herşeyi bağışlayan insanların eşyalarının satıldığı bir eskiciymiş burası eski elbiseler, kitaplar hepsinden konuştuk mır mır yanyanaymış gibi. Sonra evine geldi bir birimizi uğurladık. 

   Işıklar yandı film bitti, uyandım rüya bitti ve ben bordo koltuktayım, laynnn Newyork iyiydin ışınlanıp gidip geldim :)

   İlk görüntülü konuşmam değil Londra ve İsviçre'de yaşayan dostlarımla görüntülü konuşup kahveler içerim karşılıklı laflarız, teknolojinin bu çağına yetişmiş olmaktan mutluyum. Newyork'da ki görüşmede acaip olan, sokaklarda eskici de falan gezmek ve burada gece yarısıyken orada akşam üzeri olması, havanın güneşlik olması ilginçleştirdi olayı.

   Benim çocukluğum kütüphane basamakların da görevli memuru beklemekle geçti, durmadan okuyan mahallede benim gibi kızın olmadığı bu yüzden yalnız okuduğu kitaplarla başka dünyalara kaybolan bir çocuk olarak büyüdüm. Sonra sinemaya aşık oldum yine benimle pazar günleri sekiz film seanlarına gelen kız arkadaşım olmadı hiç yine yalnızdım. 

   Kızlar evcilik oynar kanaviçe dantel yaparlardı (dayatılan kadın olma halleri) hepsini denedim ve çok sıkıcı buldum dantelde kanaviçe örgü hepsini bilirim, yaparım da ama seni bir yere götürmüyor ki kitaplar filmler gibi uçurmuyor başka dünyaları tanıtmıyor. Hep aynı yerde oluyorsun düşsüz hayalsiz çok manasız gelmişti. On yedi yaşıma kadar sokaklarda oynadım, oynamak hareket etmektir, bir kız için Manisa'da on yedi yaşında sokakta olmak o yıllar için aykırı duruştu.

   Şu anda da kabul günleri yaşdaşlarımın dernek  toplaşmaları (bulamadım manyak yaşdaş grubu) darlıyor beni. Kitaplar dergiler filmlerle günlerce evden çıkmadığım oluyor. Hava güzelse sahile çıkmak bu şehirde en sevdiğim kişisel aktivitemdir.

   Ben ne kadar küçücük yaşama kozamı kursam da etrafıma doluşanlar beni bir sürü ülkeye taşıyor. Veletlerimin çoğu kıçları yer görmeden geziyorlar, çok da güzel anlatanları, hikayeler taşıyanları var. Ben sanki bordo koltuktan dünyaya bağlanıyor gibiyim, en etkileyicisi de akşam ki perfonmans oldu. 

  Dün akşam için teşekkürler velet ruhlum, velet deyince bir daha aklına yaramaz erkek çocukları gelmesin olur mu? Veletliğin cinsiyeti yaşı olmaz, sıradanlığa kafa tutmaktır, farklı olmaktır, dayatılana çok da itaatkar olmamaktır, gibi bir sürü anlam yükleyebiliriz :)  

15 Kasım 2016 Salı

Bende Deli Paratoneri Var

   Dün basın aman da havalar soğuyacak son sıcaklar kıçınız donacak diye feryat edince, sahile indim bir banka konuşlandım, sıvadım kolumu bacağımı taktım şapkamı güneşleniyorum. Büyük kızım da aradı "anne bi arkadaşımın bileği kırıldı annen nazar duası okusun bana" dedi. Bi yandan mırıl mırıl okuyom bankın ortasına oturup kollarınızı iki yana açın sol ayak sağ dizin üzerine konsun ha işte Manisa model yayılmışım maviye bakıp güneşlenen kedi gibi de gevşemişim.

   Arada sağıma soluma göz atıyorum kalabalık sahil gelen geçen uzaktan üç teker koca bisikletle gelen bir kadın gördüm içimden gülümsedim "aferin len kadına koca bisikletle tıslaya tıslaya geliyo" da dedim. Gözlerim kısık öyle meditasyondayım. Geldi geldi önümde durdu kadın, bana gülümsedi, bişiler söyledi o zaman açtım gözümü, bende gülümsedim. Orta yaşı geçkin ama ruhu teyzelerden, altın gününe gider gibi de giyinmiş "sağlık için bisikleti anlattı" ve o arada ön sepette duran iki çantadan da habire bişi arıyor. " Amaaaan bişi satcak lan bana" diye hafiften gerildim. Nefret ederim zorla satışçılardan.

   "Neden iki teker değilsiniz?" dedim, ona da bir sürü şey anlattı "bedava bisiklet kursu var" diye de ben anlattım. Sona çıkardı bir kartvizit uzattı, uzaktan baktım ne olursa olsun almıcam, içeriğinin önemi yok dayatmalara delirir oldum bu aralar. Yehova Şahitleri diye başlıyor kartvizit, "almıyayım ilgilenmiyorum" dedim zarifçe. Israr etti "biliyorum konuyu ilgilenmiyorum" dedim. 

   Anaaa hatun bir fırça kaydı "hakkında bişiler bilsem böyle konuşmazmışım da bilgilenmeyi red ediyormuşum da" laynnnnnnnnnn diye Manisa'lı oturuşumu bozdum "bana bakınnnnn size zarrrrifffçeee (burada tıslıyorum heee) ilgilenmiyorum dedim ama çok sertleşebilirim şu anda. Hadi bak üzeriniz ince, şimdi hava kararacak flaşörlü yelek aydınlatmanız kaskınız yok üşütmeden evinize dönün" dedim. Sesim bacağına sıçtırtma modum da ha, kadın "ay haklısınız çok tşkler kusura bakmayın " deyip anında tırsıp haldır haldır trafiğe çıktı ya lan, o kağnı gibi gidişle sıçmıştır trafiğin içine de.

   Kadın gitti benim eski huzurum bozuldu içimden fırlayan küfürbaz yanımı zor yatıştırdım. 
 Bir kere de bi arkadaşımla mahalle börekçisinde bişiler yiyoruz, yan masada ki kadınla gülümseştik iki dakkada burnumuza dayadı Yehova Şahitleri broşürlerini "ilgilenmiyoruz" diye kestirip atmıştım. Konu uzayınca "Tanrı isteseydi beni Yehova şahidi olarak dünyaya getirirdi Müslüman doğdum öyle de gideceğim" diye sertçe kestirip atmıştım. Arkadaşım far önü tavşanı gibi kaldı "ben yapamazdım senin yaptığını"dedi. Lan bu insanlar çoğalıyorlar mı  yoksa ben de deli paratoneri mi var hepsi beni gelip buluyor :) 

   Bunu Facebook da canlı yayınla anlatayım dedim cep tlfonundan oluyomuş beceremem deyip yazılı anlattım umarım gözünüz de canlandırabildim :))

5 Ekim 2016 Çarşamba

İki Kişilik Yalnızlık

   Uzun evlilikleri gözlemlemeye yetecek kadar yaşamışım tam yarım asırdır izliyorum çevremi.İlk annemle babamı ve arkadaşlarımın anne ve babalarını izledim benimkiler sorunluydu ama onların ki de matah değil derdim. Kafam da ki modele uymuyorlardı.Evlilik dediğin romanlarda filmlerde ki gibi olmalı neşe saçmalı diye düşünürdüm.

   5 yaşım da düşündüklerimden farklı değil şu an da gözlemlediklerim de, şaşırtıcı bu 50 yıldır evlilikler de hiç bir şey değişmemiş demek. Sadece kadınlar çalışma hayatına atılıp daha çok seslerini çıkarmaya başladılar. "Gitmiyorsa bitsin" dedikleri için kadın cinayetlerinde bir numara ülke olduk.

   Bitiremeyenler, başka bir hayata başlayacak gücü olmayanlar, tek başına yaşamayı unutmuş bundan ödü patlayanlar, boşanırsam bir sürü akbaba erkeğin hücumuna uğrarım diyenler, bir kaç sorun için herşeyi yıkmamalıyımcılar, toplum da evli olmanın koruyuculuğunu ünvan gibi taşıyanlar, ekonomik olarak erkeğe bağımlı olanlar, kendime bakamam yumurta kıramam kendime don alamam sürünürüm diyenler, çocuklar için çekiyozcular, çocukların okulu bitsin evin borcu bitsin v.s diye öteleyenler, yaşlılığına hizmetçi arayanlar. Yalnızlıktan korkanlar daha aklıma gelmeyenler de vardır, şimdi facede kontak listemin kontakları yardırırlar daha çok neden sıralamada.

   Tüm bunların birleşiminin yolu "İKİ KİŞİLİK YALNIZLIK" ülkesine çıkar. Etrafınıza bakın uzağa bile gitmeyin hani dostuma laf çakmıyayım demenize bile gerek yok. Bir çay bahçesine, kafeye oturun başlayın izlemeye birbirleriyle konuşmayan sıkıcı çiftlerle doludur oralar. Lan biz de öyle görünüyoruzdur ha, sıkıcımıyız yav biz de, öyleysek söylemeyin. Tam da burada içimden şu şarkı çalmaya başladı :) Söyleme bilmesinlerrr bu aşkınnn bittiğiiniii :D

   Yataklar 45 li yaşlar da ayrılıyor genellikle, çok horluyor, çok kıpırdıyor, kitap okumak istiyorum o ışıktan rahatsız oluyor, ben erken o geç yatıyor, sigara kokuyor diye bir sürü şahane nedenlerle. Gündüz vardiyası iki, gece vardiyası tek kişilik yalnızlıklara ayrılıyor evlilik adlı işyerinde.

   Yalnız kadınlar Cumhuriyeti deniyormuş İzmir Bostanlı'ya. Güvenli tacizin rahatsız etmenin olmadığı gece geç saatler de bile sokaklar da kadınların yalnız yaşadığı semttir burası. Bir o kadar da, mutsuz görünmeyen, ama neşe ve keyifin de taşmadığı, duyguları yüzlerinden okunamayan uzun evliler de yaşıyor. Bazen tek tek oturup konuşmak istiyorum insanlarla, neler hissediyorsunuz? Hikayelerinizi anlatın, hangi yalnızlık daha iyi? Ne umdunuz ne buldunuz? sorularıyla başlayan uzun muhabbetler ne güzel olurdu.

   Bunlara ancak ya konsomantris ya da psikolog olarak ulaşabilirim ikisi için de yaşım geçti :) Şöyle bir meslek olmalı yaş sınırı da olmamalı "yemekte buluşalım muhabbetle hikayeni dinleyeyim hesabı bölüşelim" daha baştan meslek adının uzunluğundan kaybetti sanki :) Önce bu mesleğe bir isim bulmakla başlamak lazım :)

   Bana soruyorsanız ben ana evinden koca evine geçtim tek başına bir odanın hayaliyle gençlik, foça da taş ev bahçesinde kangal kapısın da Vespa hayaliyle de orta yaşlılık geçirdim. Hep hayalde kaldılar ve artık bir hayalim de yok. An da yaşamanın keyfini öğreniyorum ne geçmiş ne gelecek şu an var sadece. İçimde ki yalnızlıklaysa muhteşem dostuz gittikçe daha çok dünya ile ilişkimi minumuma indirerek yaşıyorum. Gündüzleri eşim çalıştığı çocuklar yuvadan uçtuğu için, tek kişilik yanlızlığımdan büyük keyif duyarak yaşıyorum. Ama bu gerçek yalnızlık değildir akşama eve gelecek kocanın varlığı belki de yalnızlığın keyfini katlıyordur bilmiyorum bunu. Enin de sonun da uzun evlilerden biri, ya ölecek ya gidecek, ancak o zaman gerçek yalnızlıkla yüzleşeceğiz diyebiliyorum.

   Hey siz "tek kişilik yalnızlar"ve de "siz iki kişilik yalnızlar" yazsanıza okusak ya, belki ışık olur iki yoldan birini seçmeye çalışanlara... 

17 Haziran 2016 Cuma

1.5 Porsiyon Bisiklet Egosuz Olsun Lütfen

   Çok şanslı bir dönemde bisiklet binmeye başlamışım,  yoksa şu anda olsa çok zorlanır belki de cesaret edip hiç başlayamazdım. Ben başladığımda bu kadar çok egosu şişik bisikletçi tırı vırıları yoktu ortalıkta.
   
   Bisikletin hızla yaygınlaşmasının en baş faktörü her semtte olan bisiklet gruplarıdır bunu kimse inkar edemez. Egoları virüs gibi yayanlar da bu gruplardan çıkmıştır. Çok ama çok azı kendini koruyabildi.Bisiklet üzerinde sosyalleşilip toplu halde bisiklet binmenin konfor ve neşesi yaşanıyor bu gruplar da, her semtte var bir tane bisiklet alın sokağa çıkın onlarla pedal basın.Hayatınızın değişimine çok şaşıracaksınız.

   O tırı vırı egolulara söylüyorum bakın alt tarafı bisiklet biniyoruz, dünyayı kurtaracak icat yapmıyoruz, atomu parçalamıyoruz, kansere çare bulmuyoruz, bilim adamı değiliz. Ama sen "beni geçmeyinnnn" deme, bana militarist hiyerarşi ile dayatmalarda bulunma, benim pedal bastığım yerde şişkin egonu sahneleme. En komiğiniz de sokak hareketlerini Broadway'de sanat gösterisi yapıyormuşa çevirmeniz, delikanlı ol geç grubun ortasına arkasına en başta olmayıver, mütevazi ol car car ben ben diye konuşma, bırak biz överiz seni valla överiz rahat ol, sadece bisikletine bin sen.

   Bir 19 mayıs kısa bisiklet turundayız grubu koruma görevi almış bir bisikletçi SS subayı gibi bağırdı dibimde "kenarı kaççççç" diye gözlerimi çakmak çakmak görünce "ben sizi tanımadım" dedi laynnn daha fena daha fena kimseye öyle nezaketsizce bağırma alt tarafı bisiklet bu bisiklettttt.

   Bir ara bizi havagazına toplayıp bu şehire bisiklet adına yapacakları güzellikleri anlattılar belediye ve ulaştırma bakanlığından projeler tanıttılar. Ben de söz aldım kalkıp konuştum "Bostanlı iskele meydanını yeni yaptınız ve siz yaptınız hiç mi bir engelli, bisikletli, bebek arabalının fikrini almadınız kaldırımlarda sıkıntı yaşıyoruz" dedim.(o sıkıntı hala sürüyor üç beş kaldırım düzeltilecek el atılsın buna) Ön sıralarda oturan Aziz Kocaoğlu'na bakın bisikletçi bisikletçi diyorum bir zerzevat "boş boş konuşuyo başkanım" demiş benim için bir şişik egolu. Biz "İzbana bisiklet alınsın" eylemlerini yaparken de "boş boş konuşuyorlar" demişti bunlar şimdi en çok da onlar kullanıyorlar bisikletleriyle izbanı.

   Şahane belediye başkanlarımız var şanslıyız ellerinden geldiğince isteklerimizi çözmeye çalışıyorlar, ellerinden gelemeyenler için "hep beraber çalışıp yapacağız" sözü veriyorlar, bunlar bu şehri bisiklet şehri yapmanın umudunu taşıyor bizlere.

   Belediye başkanlarında olmayan şişik ego nasıl oluyor da bisiklet adına bir şey yapanlarda bu kadar coşuyor. Bana biri bunu psikolojik, sosyolojik, felsefik boyutlarda ya da dümdüz anlatsın harbiden merak ediyorum patolojilerini zevkle dinlerim aydınlanmış olurum.

   Bu kadar olumsuzluğun arasında, hiç egosuzca bir sürü güzel işi sessizce yapan benim "veletlerim" diye sevdiğim, hayran olduğum, varlıklarından umut dolduğum bir avuç güzel insan da var bu da biline.

    Yeni bir sosyal medya grubunda toplanıyor benim düşüncemde olan, işi sadece bisiklet binmek ve bisiklet gelişsin, bizim de bir sözümüz var diyenler. Çok kibarlar isteklerini ifade edip, problemlerimizin çözümü için var olan yolları kullanıyorlar, sosyal medyadan heryere ulaşıp bizleri de bilgilendiriyorlar, ben ben ben demiyolar, dümdüz bisikletçi bunlar üstelik EGO gibi bir aksesuar da taşımıyorlar. Daha güzel bir şehir için pedallarımızla varız buradayız...   

   

5 Mayıs 2016 Perşembe

Pazara Dalan Ege'linin Hissiyatı

   Bostanlı pazarına Girit'ten gelen dostum ve güzelim kızıyla tekstil kısmından daldık çıkışta gözlemeleri aldık balıkçı barınağında yiyeceğimiz anda başka bir arkadaşım da "pazara gidelim" diye aradı "barınaktayız sonrasında sebze kısmına geçeceğim" dedim. "Bana da alın bi gözleme oraya geliyorum" dedi.Yedik içtik dostumu ve kuzusunu uğurladık.

   "Ben sadece yumurta,ceviz, peynir alacağım erken çıkarım beklemem ben yürümek istiyorum sen arabanla gelirsin ara kahvede buluşuruz" dedim ayrı ayrı daldık pazara.

   Kasabadan gelen kanka olduğum yumurtacı karı kocadan yumurtaları seçtim, yer tezgahı kuruyorlar yaşlılıktan uzun süre çökemediğimden, çektim bi sebze kasası altıma oturdum. Önce yumurtaları seçtim, "kaç para o pırasa" dedim başladım almaya. Her şeyin fiyatını bana indirimli söylüyorlar son bu hafta dedi pırasaya aldım, ıspanak, semizotu da girdi pazar arabasına. 

   Tam o arada arkadaşım aradı "alışverişim bitti çıktım ben pazardan" dedi. Daha pazardayım dememe şaştı bekliyorum dedi. Arkadaş on dakika da anaa arapsaçı, anaa girit kabağı anaa taze sarımsak anaa yassı fasulye  diye arabayı yüklenip çıktım.

   Akşama kadar da kahvedir ev bakmadır emlakçı gezmedir (arkadaşım ev arıyor) eve geldim, boşaltırken pazar arabasını kendime sövmeye başladım, bir yığın sebze ve ruh halim her gün yemek yapmayacak bozuklukta. Günlerdir pişiriyorum hala üç sebze bakıyor bana buzdolabından.

   Başka bir arkadaşım yağmur yağdı pazara gitmemişindir alıverem sana bişiler dedi pazardan çığlık atmışım "sakkkınnnn haaaa" diye kadın şaşırdı ayol  sonra açıkladım. Sebze görmek istemiyorum 0n gün kadar tahıllı yemek çorba yaparım arkadaş.

   Ege'liyiz otları çok severiz sebzelere bayılırız, her pazar akşamı çoğu evde balık pişer, ot salatalarıyla kesin rakı da içilir.  Sebze ve otlardan çok zengin olan Bostanlı pazarına giren herkes çok şey alarak çıkar. Bu semtte biz kadınlar yollarda banklarda hemen sohbet ederiz, kolları yorulmuş, parmakları morarmış poşetlerden "ya hiç bişi almıcam" diye girmiştim pazara diye başlayıp iki dakikada dertleşiriz. İçimden de "aldın ama pişirirken söveceksin" diye gülerim :)

   Kırmızı gören boğa misali pazara dalan Ege'li ruhum da fırtınalar estiriyor, her buzdolabını açtığım da bana bakan üç sebze. Bu yaştan sona ancak fırtına sebzeden ottan esecek sanırım :D 
   Not: iyi bir semt manavınız varsa az az oradan alın, pazara gitmeyin pişiremediğiniz sebzeler size gerilim olarak dönüyor:)   

    

14 Şubat 2016 Pazar

Rocky, Cohen ve Muhsin Bey'den Örneklerle Hayatım*

   Sevgili Meriç;
  Kitabını "dost yazmış uleynn" sevinciyle aldı geldi Şerif. Senaristten ne kadar yazar olur merakıyla okumaya başladım, hikayelerden oluşan kitaplara adını sevdiğim hikayeden başlarım senin kitabınada öyle başladım. İlk okuduğum hikayen gecenin geç bir saatiydi uykusuzluktan delirdiğim bir andan olsa gerek, derinden yakalayamadı beni.

 

  "Yav ne söylerim ben beğendin mi derse?" darlanması yaşayarak uyudum. Yani vurmadı anlıyacağın. Valla hepsini okuyunca aynı ruh halindeysem söylerim yeaa diye de ruhuma "dürüst ol kıvırtma len sende" diye ayar da verdim, uyumaya uğraşırken.

   Üç gündür sabahları okuyarak bu sabah bitirdim, ilk öğrendiğim şey bu kitaba öykü kitabı denmez, baştan başlayarak adam gibi okuyacaksın. Gezginleri takip ederim bazen ruhum takılır yanlarına gidemediğim, asla gidemeyeceğim yerleri gezdirirler bana. Senin kitabınsa kendi ruhumun derinliklerini gezdirdi ve o kadar çok aynı yerlerde aynı duygular da kesişmişiz ki, çok şaşırdım.

   Kitaplarda beğendiğim yerlerin altını çizmeyi sevmem onlar kendi ruhumuzun haritasından tüyolar taşır diye kendimi saklarım. Okusun diye başkalarına da veririm kitaplarımı o yüzden herkesin görmesini istemem çizdiklerimi. 

   İlk vurulduğum satırı face de paylaşayım dedim. Dur şimdi vurulduğum yerleri bulmalıyım.
""Ölümü sevdiğin birinin yanına koyamıyorsun, birini seviyorsan ne yaparsan yap ölmüyor."" Ve dannn vuruldum kocaman bir kendime yuvarlandım. Kitabın boyunca istediğin yerde ve kendimde yaşattın, her duygun canlı taşındı.

   Her yıl gittikçe çoğalan sayıda izlediğim filmler, az sayıda yabancı diziler, onca kitap onca dergi beni narsist bir puşta dönüştürüyor usulden farkındayım. Her şeyi beğenmez oldum, geçiremediği duygu yönetmenden mi? Oyuncudan mı kaynaklı? Anlamaya çalışarak "ağlatmıyosan güldürmüyosan ne halt anlatıyosan anlamadım geçmedi duygun arkadaş" deyip anında unutuyorum izlediğimi, okuduğumu Çok azı unutulmazlarıma kaydedilir. Geldiğim yer şu anda bu valla, yapacak bişim yok.

   Giuseppe Tornatore Cennet sinemasıyla birinci sıramdadır, ona ithafen açıldı senin sinemanın kapıları da. Oradan geçip her öykünü bir film gibi izledim, okumadım resmen izledim her sahne canlandı net, iki yerinde gözlerim doldu. Ama bu sabah gümbür gümbür ağladım, yatarak okurum kitaplarımı, yastığım ıslanınca kalkıp mendil aldım. Orayı yüz yüze gelince söylerim spoiler içermesin diye çok not yazmayacağım.

   ""Geçmişimin okyanus dalgaları gibi çekilip çekilip en gafil olduğum anlarda beni vurması, yapılmamış onca şey, söylenmemiş sözler, zamanın acımasız bir istikrarla hayatımdan eksiliyor olması değildi.
Sonunda buldum;Gençliğim bitmişti bu gece, bu gece gençliğimin son gecesiydi...""

   Yukarıda ki senin kitabından alıntı kısım benim bundan önceki yazım "HİÇim"in genç versiyonunu anımsattı, orta yaşımla vedalaştım bende 2015 de. 

   Meriç Demiray seni Olcay'ın mezuniyetine çekilen rol aldığımız kısa filmin makara galasında tanıdım, Gökova bisiklet turunda gönlümde ince insanların derin duygudaşların bölümüne sessizce oturdun. Sağlam derin bir kadın ve bir kız çocuğu dilemiştim sana (ister inan ister inanma yeminle valla) ikisi de geldi hayatına.Bunca duyguyu taşıyan kitabına teşekkürler, her öykün film olacak biliyorum ve duygu geçmezse söylerim ona göre :) Kocaman sevgiler...   

 Dip not: Senarist kitap yazarsa filmli kitap olurmuş saygılar, ön yargıma da "yürü git len sende kimbilir kaç filmi kitabı senin yüzünden atladım" :)   

8 Şubat 2016 Pazartesi

HİÇİM

  Ülkede yaşanan olumsuzluklara üzülmekten ruhum sık sık köşelere sıkışır oldu. Bedenimi hasta eden yerlere yuvarlanmaya başlayınca, sloganımı çizdim "55 yaşındayım etim butum belli dünya ben doğmadan önce de böyleydi, ben gidince de böyle olacak". Tarihe göz atmamız yeterli her dönem vahşet diz boyu oldu, daha beter ne olabilir dedikçe daha beterini duyar olduk.

   Geçen de spiritüel derinliği olan biriyle tanıştım, hep ilgimi çeker mana aleminde yolcu olanların güzel anlatıcılarını dinlemek. Ama iki dakika da ettiği iki kelime, anında kendime mesajı gönderdi. Kendisinin bir şey olduğunu söyleyen iki kelimesi, benim HİÇ olduğumu belgeledi.

   Ben bu dünya için görevlerimi tamamladım (kendimce bilmediğim görevlerim vardır belki daha) anneme gönderildim düşürmek için her şeyi yapmış en sonunda ağır bir kanama geçiriyor aklı çıkmış "yaşarsam doğurucam" demiş. Sonraki yıllarda Şerif'in de sayesinde hayatının zorluklarını kaldırdık, o çocuklarımıza baktı evimizle ilgilendi, biz gönül rahatlığıyla çalıştık. 17 yıl emeklilik güzelliği gibi yaşadı hayatın kendini hırpalamasından kurtuldu az da olsa. Her daim dua etmiştir, hala üzerimize sevgisini şefkatini gönderiyor oralardan. 

   Annemden sonra hayata bakışım değişti. Kızlarımı büyüttüm kendimce elimden gelenin en iyisini yapmaya uğraştım hala da uğraşıyorum. Şerif'e de becerebildiğim kadar yoldaş oldum, evliliğin dayatmalarında çok arızamız çıksa da, 31 yıldır beraberiz.

   Uzaydan dünyaya bakan fotolar en çok hiç olduğumuzu belirtir. Nokta bile değiliz evrende, kocamanız sandığımız kendi yarattığımız egolarımızdır. HİÇİZ VE ÖLÜMLÜYÜZ, ülkenin en zengini genç yaşında ölünce krize girdi insanlar. Onca zengin bile olsan vaktin gelmişse bilet kesilir gidersin, her şey o vakitte gizlidir. Kendi ölümlü olmalarını gördüler gidenin arkasında ve çok korktular.

   Bu dünya için görev sandıklarımı tamamladım dediğim de, ruhum da emekli moduna geçti. Kendi içime bakıyorum kocaman HİÇ oluşuma ve derin bir huzurun yolunda yürür oldum.Bunun getirdiği düzenlemeler de yapıyorum sık sık.

   Ruhunda huzur olmayanlardan kaçıyorum, buna büyük kızım da (sanatçılar her daim huzursuz sanırım) Şerif de dahil, ince bir kapı çekiyorum. Görüştüğüm insan sayısını çok azalttım onların kendi çöpünü, endişelerini, huzursuzluklarını istemiyorum. Ruhunda yalan barındırandan uzak duruyorum, yalnızlığın huzurunu zaten severdim ama yeni derinlikler keşfediyorum.

   Mevlana'nın felsefesinin ana maddeleriymiş "HİÇ" olmak. Araştırmışlığım yok, bedene dövmeye karşıyım sevmem.
yahudilere vurulan numaralardan dolayıdır dövme sevmeyişim. Ama bu günlerde hiçliğin sembolü bir semazen nakşettireyim diye aklımdan geçti bir kısacık an. Yağar şimdi bana evrenden o semazenler eminim buna :)

   Keşişleri anlar oldum sessizce dağ başlarında bir ömür yaşanır mı ya öyle de derdim enfes yaşanırmış, he ben yaparmıyım? Yok yapamam yaşamın kendi devinimine hayranım, içinde barındırdığı güzellikleri görebilmekten payıma düşeni yaşayabiliyor olmaktan da mutluyum. Hiçten geldik hiçe gidiyoruz gel yanımda yürü, bırak karanlığı, ışıklanalım insan sevgimizde...

   Meraklısına dip not: Kafayı sıyırmadım :)


    

12 Ocak 2016 Salı

Bisiklet Şakşakçısıyım

   Zaman zaman bisikletin baron ve baroneslerinin oluşturduğu, soylu takımından bazıları tarafından "sen bisikletçi değilsin ki" "uzun turlar da göremiyoruz seni" diye aşağılamalarına maruz kalıyorum. Gece gece bunu diyen sevimsiz puştun birinin fotosunu gördüm atarlandım da, ama işime yaradılar yazıma konu oldu, yazıyorum yaaa :)

   4-5 günlük Gökova ve Kapadokya turlarına katılmışlığım var. Yolun çoğunda kamyon güzeli olmuşumdur. Ne ciğerim ciğer (broşlarımın minik bi bölümü sönük) ne dizim dizdir, rampa çıkamazlar, üzerler yorarlar beni. Zulme dönüştüğü anda bırakır çözüm ararım. Kamyona binerim, özel arabayla gelene "beni de alınnn" derim, video çekimleri yapan ekiplere "durunn" derim, sağlık ekibine "çalışmayan eleman olurum.Çok zaman da gençler arkamdan iterek götürmüşlerdir.  

   Çoğu kimse "zorlamalısın" kendini diye de aşağılar. Arkadaş beden benim ve tanıyorum error verdiğinde üstüne gidersem eşekten düşmüşe döndürür. Tam 55 yıldır uğraşıyorum benden olacağı bu kadar. Kapadokya turunun zorluğundan, hep araçta oluşum nedeniyle, "iyi binen birinin yerini işgal ettim bilseydim gelmezdim" diye üzüntümü bildirmiştim düzenleyen komiteden bir arkadaşa. O da bana "burada niyet önemli sen yine gel motorlu ekibe bile katarız" diye teselli etmişti.

   Tüm çocukluğum Manisa gibi kızların bisiklet binmediği şehirde, bir tur verirlerse diye bisikleti olanların peşinde dolanmakla geçti. O zamanlardan kalmadır bisiklet sever oluşum. İkinci baharımda bisiklet şakşakçısı oluşum da İzmir'de yaşıyor olmamdan kaynaklanıyor, 19 km lik trafikten uzak bisiklet yolu, bisiklet binmeye teşvik eden coğrafyasıyla,havasıyla sokağa çıkarıyor.

    Ve ben her zaman kendimle dalga geçerek anlatırım, nasıl güçsüz, rampasız yol narini olduğumu. Saklamıyorum öğünmüyorum yalanım abartmam da yok. Nedendir bu ince laf sokmalar anlayamamışımdır.

   Ama bisikletin tepesinde inanılmaz eğlenirim,  kısacık bindiğim yolda bile. Şuncacık Kaklıç köyüne her gidiş gelişimde bir çok güzellik yaşıyorum. Sanırım bu yüzdendir gençlerin beni sevmesi, bu yaşımda beni aralarına almaları, yollarda korumaları, yüreklendirmeleri, yüreklerini hayatlarından anları benimle paylaşmaları. Bu gün bisiklet biniyorsam (Lordlar kamarası saymasa bile kendimce biniyorum uleynn) hep gençlerim sayesinde iyi ki varlar :)

   Bu yazıyı yazmama neden oldukları için kendilerini şahane bisikletçi sanan, bisikletin gelişimine egolarını gıdıklamıcak hiç bir şeye sokulmayan soylularımıza teşekkür ederim, sağolsunlar pedalları sağlıkla dönsün :)