Piyasada denemediğim yumurta kalmamıştır organiğinden özel üretime kadar. Beğendiğim çıksa da devamını teminde zorlandığımdan aramalarım devam etmiştir her daim. En sonunda Bostanlı Hakimevi kantininde satılan Foça açık cezaevi mahkümlarının üretimi olan yumurta ve peynirlerle tanıştım doğal ve sağlık kontrolleri yapılan ortamda lezzetiyle üretildiği söyleniyor (gözümle görmedim). Benim için dehşet kokusu olmasın yerken de bir lezzeti olsunu yerine getirdiklerinden kuyruklardaki yerimi zaman zaman alır oldum.
Her kuyruğum festival gibi hep ilginç karakterler arzı endam ediyor. Sabahın 7.5 da kuyruğa girenler var ben 8.40 gibi arzı endam ettim hep. Yumurta sayısı az ve beğenenler gittikçe çoğaldıkça kuyruklar uzuyor. Satışta duran Mesut bey işini ciddiyetle yapıyor gelen yumurta sayısını hızla hesaplayıp kuyruğuda sayıp şu kişiden sonrası beklemesin de diyor. Geçen de tam buradan sonrası dediği alamayacak olan muhtemelen eski hakim tipli sımsıkı giydirilip gönderilmiş (hava soğuktu) ergen havalı tonton beyefendi homurdanmaya başladı - Olur mu yav bu işe bir çare bulunsun olmaz ki efendim !! Diye mırmır ötüyor. Hehehe yandın abicim sen şimdi evde ne fırça yiyeceksin, avlanmadan eli boş dönen taş devri adamı gibi yandan yandan git gare :).
Bir seferin de de belli ki eski tüfek bir abimiz sigaradan bıyıklar röfle olmuş inceden isyan etti -Kim karar veriyor arkadaş bu yirmi yumurtaya neden on değil otuz değil de yirmi bana biri bunu açıklasın!!! Kişi başı yirmi yumurta kuyruk çoksa yumurta azsa on veriliyor, ama normali hep yirmi. Yav eski tüfek abi açıklansa nolucek sen bu gün yumurta alamadın hadi bakam tırs tırs eve bu afilli halinle fırçayı yiyeceksin yine de :)
Yakınında kahve var oradan adam çağırayım kahve ısmarlarım, gir arkadaşım benim için kuyruğa kırk yumurta alam bir ay gelmem bari diye düşünür de olmuştum :D
Bu gün baktım çok yağmur yağıyor heh kalabalık olmaz yav deyip fırladım gittim. Karşıdan baktım oh oh şemsiye sayısı az, yaklaşınca farkettim ki apartman girişlerine sokulmuş en az elli kişi. Neyse ki muhabbet sever milletiz, tahmininiz doğru ben bulaşıyom okey masası gibi kuruyoruz ortamı yoksa vakit geçmiyor. İlk kez çok gecikti Foça'dan gelen kamyon, yağmurdan sanırım. Yağmur yağıyor durmadan, hava soğuk, kuyruk kalabalık, herkes gerildi almadan gitme olasılığı çok, kaynak yapmaya çalışanlara havlayanlar çoğaldı. Baktık kamyondan habire yumurta kolileri iniyor onyedi ye kadar saydık şaşırdık çok fazla, noluyo yav diye birbirimize soruyoruz.
Kuyrukta ki beyefendiler alkışlayıp "dünya kadınlar gününümüzü kutlayıp" yumurta çokluğunu ona bağladılar. Kasada ki Mesut beye -Herkes Mesut bu gün dediler o da - Dünya kadınlar günü ondandır deyip kutladı bizleri. Ve daha şaşırtıcı olansa isteyen herkese altı koli verdiler (bir kolide 10 tane var).Bu bağlamda Foça Cezaevi tavukları fazla mesai yapmışlar kadınlar günümüzü kutlamak için, popolarına sağlık hepsine uzun ömürler dilerim :)
Not; Başlıkta ki Fo-Ce yumurtaların üzerine vurulan tarihli damgadır...
8 Mart 2017 Çarşamba
16 Şubat 2017 Perşembe
Bordo Koltuktan Newyork'da ki Eskiciye
Dün gece acaip bir an yaşattı bir arkadaşım bana. Gece saat 24 de Newyork'tan görüntülü aradı "bak yürüdüğüm sokağı gösteriyorum sana" dedi yürümeye başladık. Oysa ben her zaman ki gibi bordo koltuğumdayım ama 25.ci cadde de yürüyoruz. "Burada şöyle dükkanlar var, bak bu da dün mavi fincanı
aldığım eskici" dedi içeriye girdik (film gibi rüya gibi acaipti) alt katı gezdik, bir sehpa üzerine konuştuk "ebru mu onun üzeri" dedim, yaklaştı sehpaya (yani telefonu yaklaştırıyor ama kameraman gibi.) "Yok mürekkeple yapılmış galiba" dedi krem renk üzerine uçuk kırmızı ile ince ince çizilmiş resimler olan 65 dolarlık bir sehpa. O anda anı oldu ben de o sehpa mavi çay fincanlarıyla kayıtlarıma girdi bir daha unutmam. "Bak o fincanların tabaklarını toplamış almış birileri iki fincan kalmış" dedi.
Üst kata çıktık (çıktık diyorum ayol Black Mirror bölüm ben sanki ), evlerinden herşeyi bağışlayan insanların eşyalarının satıldığı bir eskiciymiş burası eski elbiseler, kitaplar hepsinden konuştuk mır mır yanyanaymış gibi. Sonra evine geldi bir birimizi uğurladık.
Işıklar yandı film bitti, uyandım rüya bitti ve ben bordo koltuktayım, laynnn Newyork iyiydin ışınlanıp gidip geldim :)
İlk görüntülü konuşmam değil Londra ve İsviçre'de yaşayan dostlarımla görüntülü konuşup kahveler içerim karşılıklı laflarız, teknolojinin bu çağına yetişmiş olmaktan mutluyum. Newyork'da ki görüşmede acaip olan, sokaklarda eskici de falan gezmek ve burada gece yarısıyken orada akşam üzeri olması, havanın güneşlik olması ilginçleştirdi olayı.
Benim çocukluğum kütüphane basamakların da görevli memuru beklemekle geçti, durmadan okuyan mahallede benim gibi kızın olmadığı bu yüzden yalnız okuduğu kitaplarla başka dünyalara kaybolan bir çocuk olarak büyüdüm. Sonra sinemaya aşık oldum yine benimle pazar günleri sekiz film seanlarına gelen kız arkadaşım olmadı hiç yine yalnızdım.
Kızlar evcilik oynar kanaviçe dantel yaparlardı (dayatılan kadın olma halleri) hepsini denedim ve çok sıkıcı buldum dantelde kanaviçe örgü hepsini bilirim, yaparım da ama seni bir yere götürmüyor ki kitaplar filmler gibi uçurmuyor başka dünyaları tanıtmıyor. Hep aynı yerde oluyorsun düşsüz hayalsiz çok manasız gelmişti. On yedi yaşıma kadar sokaklarda oynadım, oynamak hareket etmektir, bir kız için Manisa'da on yedi yaşında sokakta olmak o yıllar için aykırı duruştu.
Şu anda da kabul günleri yaşdaşlarımın dernek toplaşmaları (bulamadım manyak yaşdaş grubu) darlıyor beni. Kitaplar dergiler filmlerle günlerce evden çıkmadığım oluyor. Hava güzelse sahile çıkmak bu şehirde en sevdiğim kişisel aktivitemdir.
Ben ne kadar küçücük yaşama kozamı kursam da etrafıma doluşanlar beni bir sürü ülkeye taşıyor. Veletlerimin çoğu kıçları yer görmeden geziyorlar, çok da güzel anlatanları, hikayeler taşıyanları var. Ben sanki bordo koltuktan dünyaya bağlanıyor gibiyim, en etkileyicisi de akşam ki perfonmans oldu.
Dün akşam için teşekkürler velet ruhlum, velet deyince bir daha aklına yaramaz erkek çocukları gelmesin olur mu? Veletliğin cinsiyeti yaşı olmaz, sıradanlığa kafa tutmaktır, farklı olmaktır, dayatılana çok da itaatkar olmamaktır, gibi bir sürü anlam yükleyebiliriz :)
aldığım eskici" dedi içeriye girdik (film gibi rüya gibi acaipti) alt katı gezdik, bir sehpa üzerine konuştuk "ebru mu onun üzeri" dedim, yaklaştı sehpaya (yani telefonu yaklaştırıyor ama kameraman gibi.) "Yok mürekkeple yapılmış galiba" dedi krem renk üzerine uçuk kırmızı ile ince ince çizilmiş resimler olan 65 dolarlık bir sehpa. O anda anı oldu ben de o sehpa mavi çay fincanlarıyla kayıtlarıma girdi bir daha unutmam. "Bak o fincanların tabaklarını toplamış almış birileri iki fincan kalmış" dedi.
Üst kata çıktık (çıktık diyorum ayol Black Mirror bölüm ben sanki ), evlerinden herşeyi bağışlayan insanların eşyalarının satıldığı bir eskiciymiş burası eski elbiseler, kitaplar hepsinden konuştuk mır mır yanyanaymış gibi. Sonra evine geldi bir birimizi uğurladık.
Işıklar yandı film bitti, uyandım rüya bitti ve ben bordo koltuktayım, laynnn Newyork iyiydin ışınlanıp gidip geldim :)
İlk görüntülü konuşmam değil Londra ve İsviçre'de yaşayan dostlarımla görüntülü konuşup kahveler içerim karşılıklı laflarız, teknolojinin bu çağına yetişmiş olmaktan mutluyum. Newyork'da ki görüşmede acaip olan, sokaklarda eskici de falan gezmek ve burada gece yarısıyken orada akşam üzeri olması, havanın güneşlik olması ilginçleştirdi olayı.
Benim çocukluğum kütüphane basamakların da görevli memuru beklemekle geçti, durmadan okuyan mahallede benim gibi kızın olmadığı bu yüzden yalnız okuduğu kitaplarla başka dünyalara kaybolan bir çocuk olarak büyüdüm. Sonra sinemaya aşık oldum yine benimle pazar günleri sekiz film seanlarına gelen kız arkadaşım olmadı hiç yine yalnızdım.
Kızlar evcilik oynar kanaviçe dantel yaparlardı (dayatılan kadın olma halleri) hepsini denedim ve çok sıkıcı buldum dantelde kanaviçe örgü hepsini bilirim, yaparım da ama seni bir yere götürmüyor ki kitaplar filmler gibi uçurmuyor başka dünyaları tanıtmıyor. Hep aynı yerde oluyorsun düşsüz hayalsiz çok manasız gelmişti. On yedi yaşıma kadar sokaklarda oynadım, oynamak hareket etmektir, bir kız için Manisa'da on yedi yaşında sokakta olmak o yıllar için aykırı duruştu.
Şu anda da kabul günleri yaşdaşlarımın dernek toplaşmaları (bulamadım manyak yaşdaş grubu) darlıyor beni. Kitaplar dergiler filmlerle günlerce evden çıkmadığım oluyor. Hava güzelse sahile çıkmak bu şehirde en sevdiğim kişisel aktivitemdir.
Ben ne kadar küçücük yaşama kozamı kursam da etrafıma doluşanlar beni bir sürü ülkeye taşıyor. Veletlerimin çoğu kıçları yer görmeden geziyorlar, çok da güzel anlatanları, hikayeler taşıyanları var. Ben sanki bordo koltuktan dünyaya bağlanıyor gibiyim, en etkileyicisi de akşam ki perfonmans oldu.
Dün akşam için teşekkürler velet ruhlum, velet deyince bir daha aklına yaramaz erkek çocukları gelmesin olur mu? Veletliğin cinsiyeti yaşı olmaz, sıradanlığa kafa tutmaktır, farklı olmaktır, dayatılana çok da itaatkar olmamaktır, gibi bir sürü anlam yükleyebiliriz :)
15 Kasım 2016 Salı
Bende Deli Paratoneri Var
Dün basın aman da havalar soğuyacak son sıcaklar kıçınız donacak diye feryat edince, sahile indim bir banka konuşlandım, sıvadım kolumu bacağımı taktım şapkamı güneşleniyorum. Büyük kızım da aradı "anne bi arkadaşımın bileği kırıldı annen nazar duası okusun bana" dedi. Bi yandan mırıl mırıl okuyom bankın ortasına oturup kollarınızı iki yana açın sol ayak sağ dizin üzerine konsun ha işte Manisa model yayılmışım maviye bakıp güneşlenen kedi gibi de gevşemişim.
Arada sağıma soluma göz atıyorum kalabalık sahil gelen geçen uzaktan üç teker koca bisikletle gelen bir kadın gördüm içimden gülümsedim "aferin len kadına koca bisikletle tıslaya tıslaya geliyo" da dedim. Gözlerim kısık öyle meditasyondayım. Geldi geldi önümde durdu kadın, bana gülümsedi, bişiler söyledi o zaman açtım gözümü, bende gülümsedim. Orta yaşı geçkin ama ruhu teyzelerden, altın gününe gider gibi de giyinmiş "sağlık için bisikleti anlattı" ve o arada ön sepette duran iki çantadan da habire bişi arıyor. " Amaaaan bişi satcak lan bana" diye hafiften gerildim. Nefret ederim zorla satışçılardan.
"Neden iki teker değilsiniz?" dedim, ona da bir sürü şey anlattı "bedava bisiklet kursu var" diye de ben anlattım. Sona çıkardı bir kartvizit uzattı, uzaktan baktım ne olursa olsun almıcam, içeriğinin önemi yok dayatmalara delirir oldum bu aralar. Yehova Şahitleri diye başlıyor kartvizit, "almıyayım ilgilenmiyorum" dedim zarifçe. Israr etti "biliyorum konuyu ilgilenmiyorum" dedim.
Anaaa hatun bir fırça kaydı "hakkında bişiler bilsem böyle konuşmazmışım da bilgilenmeyi red ediyormuşum da" laynnnnnnnnnn diye Manisa'lı oturuşumu bozdum "bana bakınnnnn size zarrrrifffçeee (burada tıslıyorum heee) ilgilenmiyorum dedim ama çok sertleşebilirim şu anda. Hadi bak üzeriniz ince, şimdi hava kararacak flaşörlü yelek aydınlatmanız kaskınız yok üşütmeden evinize dönün" dedim. Sesim bacağına sıçtırtma modum da ha, kadın "ay haklısınız çok tşkler kusura bakmayın " deyip anında tırsıp haldır haldır trafiğe çıktı ya lan, o kağnı gibi gidişle sıçmıştır trafiğin içine de.
Kadın gitti benim eski huzurum bozuldu içimden fırlayan küfürbaz yanımı zor yatıştırdım.
Bir kere de bi arkadaşımla mahalle börekçisinde bişiler yiyoruz, yan masada ki kadınla gülümseştik iki dakkada burnumuza dayadı Yehova Şahitleri broşürlerini "ilgilenmiyoruz" diye kestirip atmıştım. Konu uzayınca "Tanrı isteseydi beni Yehova şahidi olarak dünyaya getirirdi Müslüman doğdum öyle de gideceğim" diye sertçe kestirip atmıştım. Arkadaşım far önü tavşanı gibi kaldı "ben yapamazdım senin yaptığını"dedi. Lan bu insanlar çoğalıyorlar mı yoksa ben de deli paratoneri mi var hepsi beni gelip buluyor :)
Bunu Facebook da canlı yayınla anlatayım dedim cep tlfonundan oluyomuş beceremem deyip yazılı anlattım umarım gözünüz de canlandırabildim :))
Arada sağıma soluma göz atıyorum kalabalık sahil gelen geçen uzaktan üç teker koca bisikletle gelen bir kadın gördüm içimden gülümsedim "aferin len kadına koca bisikletle tıslaya tıslaya geliyo" da dedim. Gözlerim kısık öyle meditasyondayım. Geldi geldi önümde durdu kadın, bana gülümsedi, bişiler söyledi o zaman açtım gözümü, bende gülümsedim. Orta yaşı geçkin ama ruhu teyzelerden, altın gününe gider gibi de giyinmiş "sağlık için bisikleti anlattı" ve o arada ön sepette duran iki çantadan da habire bişi arıyor. " Amaaaan bişi satcak lan bana" diye hafiften gerildim. Nefret ederim zorla satışçılardan.
"Neden iki teker değilsiniz?" dedim, ona da bir sürü şey anlattı "bedava bisiklet kursu var" diye de ben anlattım. Sona çıkardı bir kartvizit uzattı, uzaktan baktım ne olursa olsun almıcam, içeriğinin önemi yok dayatmalara delirir oldum bu aralar. Yehova Şahitleri diye başlıyor kartvizit, "almıyayım ilgilenmiyorum" dedim zarifçe. Israr etti "biliyorum konuyu ilgilenmiyorum" dedim.
Anaaa hatun bir fırça kaydı "hakkında bişiler bilsem böyle konuşmazmışım da bilgilenmeyi red ediyormuşum da" laynnnnnnnnnn diye Manisa'lı oturuşumu bozdum "bana bakınnnnn size zarrrrifffçeee (burada tıslıyorum heee) ilgilenmiyorum dedim ama çok sertleşebilirim şu anda. Hadi bak üzeriniz ince, şimdi hava kararacak flaşörlü yelek aydınlatmanız kaskınız yok üşütmeden evinize dönün" dedim. Sesim bacağına sıçtırtma modum da ha, kadın "ay haklısınız çok tşkler kusura bakmayın " deyip anında tırsıp haldır haldır trafiğe çıktı ya lan, o kağnı gibi gidişle sıçmıştır trafiğin içine de.
Kadın gitti benim eski huzurum bozuldu içimden fırlayan küfürbaz yanımı zor yatıştırdım.
Bir kere de bi arkadaşımla mahalle börekçisinde bişiler yiyoruz, yan masada ki kadınla gülümseştik iki dakkada burnumuza dayadı Yehova Şahitleri broşürlerini "ilgilenmiyoruz" diye kestirip atmıştım. Konu uzayınca "Tanrı isteseydi beni Yehova şahidi olarak dünyaya getirirdi Müslüman doğdum öyle de gideceğim" diye sertçe kestirip atmıştım. Arkadaşım far önü tavşanı gibi kaldı "ben yapamazdım senin yaptığını"dedi. Lan bu insanlar çoğalıyorlar mı yoksa ben de deli paratoneri mi var hepsi beni gelip buluyor :)
Bunu Facebook da canlı yayınla anlatayım dedim cep tlfonundan oluyomuş beceremem deyip yazılı anlattım umarım gözünüz de canlandırabildim :))
5 Ekim 2016 Çarşamba
İki Kişilik Yalnızlık
Uzun evlilikleri gözlemlemeye yetecek kadar yaşamışım tam yarım asırdır izliyorum çevremi.İlk annemle babamı ve arkadaşlarımın anne ve babalarını izledim benimkiler sorunluydu ama onların ki de matah değil derdim. Kafam da ki modele uymuyorlardı.Evlilik dediğin romanlarda filmlerde ki gibi olmalı neşe saçmalı diye düşünürdüm.
5 yaşım da düşündüklerimden farklı değil şu an da gözlemlediklerim de, şaşırtıcı bu 50 yıldır evlilikler de hiç bir şey değişmemiş demek. Sadece kadınlar çalışma hayatına atılıp daha çok seslerini çıkarmaya başladılar. "Gitmiyorsa bitsin" dedikleri için kadın cinayetlerinde bir numara ülke olduk.
Bitiremeyenler, başka bir hayata başlayacak gücü olmayanlar, tek başına yaşamayı unutmuş bundan ödü patlayanlar, boşanırsam bir sürü akbaba erkeğin hücumuna uğrarım diyenler, bir kaç sorun için herşeyi yıkmamalıyımcılar, toplum da evli olmanın koruyuculuğunu ünvan gibi taşıyanlar, ekonomik olarak erkeğe bağımlı olanlar, kendime bakamam yumurta kıramam kendime don alamam sürünürüm diyenler, çocuklar için çekiyozcular, çocukların okulu bitsin evin borcu bitsin v.s diye öteleyenler, yaşlılığına hizmetçi arayanlar. Yalnızlıktan korkanlar daha aklıma gelmeyenler de vardır, şimdi facede kontak listemin kontakları yardırırlar daha çok neden sıralamada.
Tüm bunların birleşiminin yolu "İKİ KİŞİLİK YALNIZLIK" ülkesine çıkar. Etrafınıza bakın uzağa bile gitmeyin hani dostuma laf çakmıyayım demenize bile gerek yok. Bir çay bahçesine, kafeye oturun başlayın izlemeye birbirleriyle konuşmayan sıkıcı çiftlerle doludur oralar. Lan biz de öyle görünüyoruzdur ha, sıkıcımıyız yav biz de, öyleysek söylemeyin. Tam da burada içimden şu şarkı çalmaya başladı :) Söyleme bilmesinlerrr bu aşkınnn bittiğiiniii :D
Yataklar 45 li yaşlar da ayrılıyor genellikle, çok horluyor, çok kıpırdıyor, kitap okumak istiyorum o ışıktan rahatsız oluyor, ben erken o geç yatıyor, sigara kokuyor diye bir sürü şahane nedenlerle. Gündüz vardiyası iki, gece vardiyası tek kişilik yalnızlıklara ayrılıyor evlilik adlı işyerinde.
Yalnız kadınlar Cumhuriyeti deniyormuş İzmir Bostanlı'ya. Güvenli tacizin rahatsız etmenin olmadığı gece geç saatler de bile sokaklar da kadınların yalnız yaşadığı semttir burası. Bir o kadar da, mutsuz görünmeyen, ama neşe ve keyifin de taşmadığı, duyguları yüzlerinden okunamayan uzun evliler de yaşıyor. Bazen tek tek oturup konuşmak istiyorum insanlarla, neler hissediyorsunuz? Hikayelerinizi anlatın, hangi yalnızlık daha iyi? Ne umdunuz ne buldunuz? sorularıyla başlayan uzun muhabbetler ne güzel olurdu.
Bunlara ancak ya konsomantris ya da psikolog olarak ulaşabilirim ikisi için de yaşım geçti :) Şöyle bir meslek olmalı yaş sınırı da olmamalı "yemekte buluşalım muhabbetle hikayeni dinleyeyim hesabı bölüşelim" daha baştan meslek adının uzunluğundan kaybetti sanki :) Önce bu mesleğe bir isim bulmakla başlamak lazım :)
Bana soruyorsanız ben ana evinden koca evine geçtim tek başına bir odanın hayaliyle gençlik, foça da taş ev bahçesinde kangal kapısın da Vespa hayaliyle de orta yaşlılık geçirdim. Hep hayalde kaldılar ve artık bir hayalim de yok. An da yaşamanın keyfini öğreniyorum ne geçmiş ne gelecek şu an var sadece. İçimde ki yalnızlıklaysa muhteşem dostuz gittikçe daha çok dünya ile ilişkimi minumuma indirerek yaşıyorum. Gündüzleri eşim çalıştığı çocuklar yuvadan uçtuğu için, tek kişilik yanlızlığımdan büyük keyif duyarak yaşıyorum. Ama bu gerçek yalnızlık değildir akşama eve gelecek kocanın varlığı belki de yalnızlığın keyfini katlıyordur bilmiyorum bunu. Enin de sonun da uzun evlilerden biri, ya ölecek ya gidecek, ancak o zaman gerçek yalnızlıkla yüzleşeceğiz diyebiliyorum.
Hey siz "tek kişilik yalnızlar"ve de "siz iki kişilik yalnızlar" yazsanıza okusak ya, belki ışık olur iki yoldan birini seçmeye çalışanlara...
17 Haziran 2016 Cuma
1.5 Porsiyon Bisiklet Egosuz Olsun Lütfen
Çok şanslı bir dönemde bisiklet binmeye başlamışım, yoksa şu anda olsa çok zorlanır belki de cesaret edip hiç başlayamazdım. Ben başladığımda bu kadar çok egosu şişik bisikletçi tırı vırıları yoktu ortalıkta.
Bisikletin hızla yaygınlaşmasının en baş faktörü her semtte olan bisiklet gruplarıdır bunu kimse inkar edemez. Egoları virüs gibi yayanlar da bu gruplardan çıkmıştır. Çok ama çok azı kendini koruyabildi.Bisiklet üzerinde sosyalleşilip toplu halde bisiklet binmenin konfor ve neşesi yaşanıyor bu gruplar da, her semtte var bir tane bisiklet alın sokağa çıkın onlarla pedal basın.Hayatınızın değişimine çok şaşıracaksınız.
O tırı vırı egolulara söylüyorum bakın alt tarafı bisiklet biniyoruz, dünyayı kurtaracak icat yapmıyoruz, atomu parçalamıyoruz, kansere çare bulmuyoruz, bilim adamı değiliz. Ama sen "beni geçmeyinnnn" deme, bana militarist hiyerarşi ile dayatmalarda bulunma, benim pedal bastığım yerde şişkin egonu sahneleme. En komiğiniz de sokak hareketlerini Broadway'de sanat gösterisi yapıyormuşa çevirmeniz, delikanlı ol geç grubun ortasına arkasına en başta olmayıver, mütevazi ol car car ben ben diye konuşma, bırak biz överiz seni valla överiz rahat ol, sadece bisikletine bin sen.
Bir 19 mayıs kısa bisiklet turundayız grubu koruma görevi almış bir bisikletçi SS subayı gibi bağırdı dibimde "kenarı kaççççç" diye gözlerimi çakmak çakmak görünce "ben sizi tanımadım" dedi laynnn daha fena daha fena kimseye öyle nezaketsizce bağırma alt tarafı bisiklet bu bisiklettttt.
Bir ara bizi havagazına toplayıp bu şehire bisiklet adına yapacakları güzellikleri anlattılar belediye ve ulaştırma bakanlığından projeler tanıttılar. Ben de söz aldım kalkıp konuştum "Bostanlı iskele meydanını yeni yaptınız ve siz yaptınız hiç mi bir engelli, bisikletli, bebek arabalının fikrini almadınız kaldırımlarda sıkıntı yaşıyoruz" dedim.(o sıkıntı hala sürüyor üç beş kaldırım düzeltilecek el atılsın buna) Ön sıralarda oturan Aziz Kocaoğlu'na bakın bisikletçi bisikletçi diyorum bir zerzevat "boş boş konuşuyo başkanım" demiş benim için bir şişik egolu. Biz "İzbana bisiklet alınsın" eylemlerini yaparken de "boş boş konuşuyorlar" demişti bunlar şimdi en çok da onlar kullanıyorlar bisikletleriyle izbanı.
Şahane belediye başkanlarımız var şanslıyız ellerinden geldiğince isteklerimizi çözmeye çalışıyorlar, ellerinden gelemeyenler için "hep beraber çalışıp yapacağız" sözü veriyorlar, bunlar bu şehri bisiklet şehri yapmanın umudunu taşıyor bizlere.
Belediye başkanlarında olmayan şişik ego nasıl oluyor da bisiklet adına bir şey yapanlarda bu kadar coşuyor. Bana biri bunu psikolojik, sosyolojik, felsefik boyutlarda ya da dümdüz anlatsın harbiden merak ediyorum patolojilerini zevkle dinlerim aydınlanmış olurum.
Bu kadar olumsuzluğun arasında, hiç egosuzca bir sürü güzel işi sessizce yapan benim "veletlerim" diye sevdiğim, hayran olduğum, varlıklarından umut dolduğum bir avuç güzel insan da var bu da biline.
Yeni bir sosyal medya grubunda toplanıyor benim düşüncemde olan, işi sadece bisiklet binmek ve bisiklet gelişsin, bizim de bir sözümüz var diyenler. Çok kibarlar isteklerini ifade edip, problemlerimizin çözümü için var olan yolları kullanıyorlar, sosyal medyadan heryere ulaşıp bizleri de bilgilendiriyorlar, ben ben ben demiyolar, dümdüz bisikletçi bunlar üstelik EGO gibi bir aksesuar da taşımıyorlar. Daha güzel bir şehir için pedallarımızla varız buradayız...
Bisikletin hızla yaygınlaşmasının en baş faktörü her semtte olan bisiklet gruplarıdır bunu kimse inkar edemez. Egoları virüs gibi yayanlar da bu gruplardan çıkmıştır. Çok ama çok azı kendini koruyabildi.Bisiklet üzerinde sosyalleşilip toplu halde bisiklet binmenin konfor ve neşesi yaşanıyor bu gruplar da, her semtte var bir tane bisiklet alın sokağa çıkın onlarla pedal basın.Hayatınızın değişimine çok şaşıracaksınız.
O tırı vırı egolulara söylüyorum bakın alt tarafı bisiklet biniyoruz, dünyayı kurtaracak icat yapmıyoruz, atomu parçalamıyoruz, kansere çare bulmuyoruz, bilim adamı değiliz. Ama sen "beni geçmeyinnnn" deme, bana militarist hiyerarşi ile dayatmalarda bulunma, benim pedal bastığım yerde şişkin egonu sahneleme. En komiğiniz de sokak hareketlerini Broadway'de sanat gösterisi yapıyormuşa çevirmeniz, delikanlı ol geç grubun ortasına arkasına en başta olmayıver, mütevazi ol car car ben ben diye konuşma, bırak biz överiz seni valla överiz rahat ol, sadece bisikletine bin sen.
Bir 19 mayıs kısa bisiklet turundayız grubu koruma görevi almış bir bisikletçi SS subayı gibi bağırdı dibimde "kenarı kaççççç" diye gözlerimi çakmak çakmak görünce "ben sizi tanımadım" dedi laynnn daha fena daha fena kimseye öyle nezaketsizce bağırma alt tarafı bisiklet bu bisiklettttt.
Bir ara bizi havagazına toplayıp bu şehire bisiklet adına yapacakları güzellikleri anlattılar belediye ve ulaştırma bakanlığından projeler tanıttılar. Ben de söz aldım kalkıp konuştum "Bostanlı iskele meydanını yeni yaptınız ve siz yaptınız hiç mi bir engelli, bisikletli, bebek arabalının fikrini almadınız kaldırımlarda sıkıntı yaşıyoruz" dedim.(o sıkıntı hala sürüyor üç beş kaldırım düzeltilecek el atılsın buna) Ön sıralarda oturan Aziz Kocaoğlu'na bakın bisikletçi bisikletçi diyorum bir zerzevat "boş boş konuşuyo başkanım" demiş benim için bir şişik egolu. Biz "İzbana bisiklet alınsın" eylemlerini yaparken de "boş boş konuşuyorlar" demişti bunlar şimdi en çok da onlar kullanıyorlar bisikletleriyle izbanı.
Şahane belediye başkanlarımız var şanslıyız ellerinden geldiğince isteklerimizi çözmeye çalışıyorlar, ellerinden gelemeyenler için "hep beraber çalışıp yapacağız" sözü veriyorlar, bunlar bu şehri bisiklet şehri yapmanın umudunu taşıyor bizlere.
Belediye başkanlarında olmayan şişik ego nasıl oluyor da bisiklet adına bir şey yapanlarda bu kadar coşuyor. Bana biri bunu psikolojik, sosyolojik, felsefik boyutlarda ya da dümdüz anlatsın harbiden merak ediyorum patolojilerini zevkle dinlerim aydınlanmış olurum.
Bu kadar olumsuzluğun arasında, hiç egosuzca bir sürü güzel işi sessizce yapan benim "veletlerim" diye sevdiğim, hayran olduğum, varlıklarından umut dolduğum bir avuç güzel insan da var bu da biline.
Yeni bir sosyal medya grubunda toplanıyor benim düşüncemde olan, işi sadece bisiklet binmek ve bisiklet gelişsin, bizim de bir sözümüz var diyenler. Çok kibarlar isteklerini ifade edip, problemlerimizin çözümü için var olan yolları kullanıyorlar, sosyal medyadan heryere ulaşıp bizleri de bilgilendiriyorlar, ben ben ben demiyolar, dümdüz bisikletçi bunlar üstelik EGO gibi bir aksesuar da taşımıyorlar. Daha güzel bir şehir için pedallarımızla varız buradayız...
5 Mayıs 2016 Perşembe
Pazara Dalan Ege'linin Hissiyatı
Bostanlı pazarına Girit'ten gelen dostum ve güzelim kızıyla tekstil kısmından daldık çıkışta gözlemeleri aldık balıkçı barınağında yiyeceğimiz anda başka bir arkadaşım da "pazara gidelim" diye aradı "barınaktayız sonrasında sebze kısmına geçeceğim" dedim. "Bana da alın bi gözleme oraya geliyorum" dedi.Yedik içtik dostumu ve kuzusunu uğurladık.
"Ben sadece yumurta,ceviz, peynir alacağım erken çıkarım beklemem ben yürümek istiyorum sen arabanla gelirsin ara kahvede buluşuruz" dedim ayrı ayrı daldık pazara.
Kasabadan gelen kanka olduğum yumurtacı karı kocadan yumurtaları seçtim, yer tezgahı kuruyorlar yaşlılıktan uzun süre çökemediğimden, çektim bi sebze kasası altıma oturdum. Önce yumurtaları seçtim, "kaç para o pırasa" dedim başladım almaya. Her şeyin fiyatını bana indirimli söylüyorlar son bu hafta dedi pırasaya aldım, ıspanak, semizotu da girdi pazar arabasına.
Tam o arada arkadaşım aradı "alışverişim bitti çıktım ben pazardan" dedi. Daha pazardayım dememe şaştı bekliyorum dedi. Arkadaş on dakika da anaa arapsaçı, anaa girit kabağı anaa taze sarımsak anaa yassı fasulye diye arabayı yüklenip çıktım.
Akşama kadar da kahvedir ev bakmadır emlakçı gezmedir (arkadaşım ev arıyor) eve geldim, boşaltırken pazar arabasını kendime sövmeye başladım, bir yığın sebze ve ruh halim her gün yemek yapmayacak bozuklukta. Günlerdir pişiriyorum hala üç sebze bakıyor bana buzdolabından.
Başka bir arkadaşım yağmur yağdı pazara gitmemişindir alıverem sana bişiler dedi pazardan çığlık atmışım "sakkkınnnn haaaa" diye kadın şaşırdı ayol sonra açıkladım. Sebze görmek istemiyorum 0n gün kadar tahıllı yemek çorba yaparım arkadaş.
Ege'liyiz otları çok severiz sebzelere bayılırız, her pazar akşamı çoğu evde balık pişer, ot salatalarıyla kesin rakı da içilir. Sebze ve otlardan çok zengin olan Bostanlı pazarına giren herkes çok şey alarak çıkar. Bu semtte biz kadınlar yollarda banklarda hemen sohbet ederiz, kolları yorulmuş, parmakları morarmış poşetlerden "ya hiç bişi almıcam" diye girmiştim pazara diye başlayıp iki dakikada dertleşiriz. İçimden de "aldın ama pişirirken söveceksin" diye gülerim :)
Kırmızı gören boğa misali pazara dalan Ege'li ruhum da fırtınalar estiriyor, her buzdolabını açtığım da bana bakan üç sebze. Bu yaştan sona ancak fırtına sebzeden ottan esecek sanırım :D
Not: iyi bir semt manavınız varsa az az oradan alın, pazara gitmeyin pişiremediğiniz sebzeler size gerilim olarak dönüyor:)
"Ben sadece yumurta,ceviz, peynir alacağım erken çıkarım beklemem ben yürümek istiyorum sen arabanla gelirsin ara kahvede buluşuruz" dedim ayrı ayrı daldık pazara.
Kasabadan gelen kanka olduğum yumurtacı karı kocadan yumurtaları seçtim, yer tezgahı kuruyorlar yaşlılıktan uzun süre çökemediğimden, çektim bi sebze kasası altıma oturdum. Önce yumurtaları seçtim, "kaç para o pırasa" dedim başladım almaya. Her şeyin fiyatını bana indirimli söylüyorlar son bu hafta dedi pırasaya aldım, ıspanak, semizotu da girdi pazar arabasına.
Tam o arada arkadaşım aradı "alışverişim bitti çıktım ben pazardan" dedi. Daha pazardayım dememe şaştı bekliyorum dedi. Arkadaş on dakika da anaa arapsaçı, anaa girit kabağı anaa taze sarımsak anaa yassı fasulye diye arabayı yüklenip çıktım.
Akşama kadar da kahvedir ev bakmadır emlakçı gezmedir (arkadaşım ev arıyor) eve geldim, boşaltırken pazar arabasını kendime sövmeye başladım, bir yığın sebze ve ruh halim her gün yemek yapmayacak bozuklukta. Günlerdir pişiriyorum hala üç sebze bakıyor bana buzdolabından.
Başka bir arkadaşım yağmur yağdı pazara gitmemişindir alıverem sana bişiler dedi pazardan çığlık atmışım "sakkkınnnn haaaa" diye kadın şaşırdı ayol sonra açıkladım. Sebze görmek istemiyorum 0n gün kadar tahıllı yemek çorba yaparım arkadaş.
Ege'liyiz otları çok severiz sebzelere bayılırız, her pazar akşamı çoğu evde balık pişer, ot salatalarıyla kesin rakı da içilir. Sebze ve otlardan çok zengin olan Bostanlı pazarına giren herkes çok şey alarak çıkar. Bu semtte biz kadınlar yollarda banklarda hemen sohbet ederiz, kolları yorulmuş, parmakları morarmış poşetlerden "ya hiç bişi almıcam" diye girmiştim pazara diye başlayıp iki dakikada dertleşiriz. İçimden de "aldın ama pişirirken söveceksin" diye gülerim :)
Kırmızı gören boğa misali pazara dalan Ege'li ruhum da fırtınalar estiriyor, her buzdolabını açtığım da bana bakan üç sebze. Bu yaştan sona ancak fırtına sebzeden ottan esecek sanırım :D
Not: iyi bir semt manavınız varsa az az oradan alın, pazara gitmeyin pişiremediğiniz sebzeler size gerilim olarak dönüyor:)
14 Şubat 2016 Pazar
Rocky, Cohen ve Muhsin Bey'den Örneklerle Hayatım*
Sevgili Meriç;
Kitabını "dost yazmış uleynn" sevinciyle aldı geldi Şerif. Senaristten ne kadar yazar olur merakıyla okumaya başladım, hikayelerden oluşan kitaplara adını sevdiğim hikayeden başlarım senin kitabınada öyle başladım. İlk okuduğum hikayen gecenin geç bir saatiydi uykusuzluktan delirdiğim bir andan olsa gerek, derinden yakalayamadı beni.

"Yav ne söylerim ben beğendin mi derse?" darlanması yaşayarak uyudum. Yani vurmadı anlıyacağın. Valla hepsini okuyunca aynı ruh halindeysem söylerim yeaa diye de ruhuma "dürüst ol kıvırtma len sende" diye ayar da verdim, uyumaya uğraşırken.
Üç gündür sabahları okuyarak bu sabah bitirdim, ilk öğrendiğim şey bu kitaba öykü kitabı denmez, baştan başlayarak adam gibi okuyacaksın. Gezginleri takip ederim bazen ruhum takılır yanlarına gidemediğim, asla gidemeyeceğim yerleri gezdirirler bana. Senin kitabınsa kendi ruhumun derinliklerini gezdirdi ve o kadar çok aynı yerlerde aynı duygular da kesişmişiz ki, çok şaşırdım.
Kitaplarda beğendiğim yerlerin altını çizmeyi sevmem onlar kendi ruhumuzun haritasından tüyolar taşır diye kendimi saklarım. Okusun diye başkalarına da veririm kitaplarımı o yüzden herkesin görmesini istemem çizdiklerimi.
İlk vurulduğum satırı face de paylaşayım dedim. Dur şimdi vurulduğum yerleri bulmalıyım.
""Ölümü sevdiğin birinin yanına koyamıyorsun, birini seviyorsan ne yaparsan yap ölmüyor."" Ve dannn vuruldum kocaman bir kendime yuvarlandım. Kitabın boyunca istediğin yerde ve kendimde yaşattın, her duygun canlı taşındı.
Her yıl gittikçe çoğalan sayıda izlediğim filmler, az sayıda yabancı diziler, onca kitap onca dergi beni narsist bir puşta dönüştürüyor usulden farkındayım. Her şeyi beğenmez oldum, geçiremediği duygu yönetmenden mi? Oyuncudan mı kaynaklı? Anlamaya çalışarak "ağlatmıyosan güldürmüyosan ne halt anlatıyosan anlamadım geçmedi duygun arkadaş" deyip anında unutuyorum izlediğimi, okuduğumu Çok azı unutulmazlarıma kaydedilir. Geldiğim yer şu anda bu valla, yapacak bişim yok.
Giuseppe Tornatore Cennet sinemasıyla birinci sıramdadır, ona ithafen açıldı senin sinemanın kapıları da. Oradan geçip her öykünü bir film gibi izledim, okumadım resmen izledim her sahne canlandı net, iki yerinde gözlerim doldu. Ama bu sabah gümbür gümbür ağladım, yatarak okurum kitaplarımı, yastığım ıslanınca kalkıp mendil aldım. Orayı yüz yüze gelince söylerim spoiler içermesin diye çok not yazmayacağım.
""Geçmişimin okyanus dalgaları gibi çekilip çekilip en gafil olduğum anlarda beni vurması, yapılmamış onca şey, söylenmemiş sözler, zamanın acımasız bir istikrarla hayatımdan eksiliyor olması değildi.
Sonunda buldum;Gençliğim bitmişti bu gece, bu gece gençliğimin son gecesiydi...""
Yukarıda ki senin kitabından alıntı kısım benim bundan önceki yazım "HİÇim"in genç versiyonunu anımsattı, orta yaşımla vedalaştım bende 2015 de.
Meriç Demiray seni Olcay'ın mezuniyetine çekilen rol aldığımız kısa filmin makara galasında tanıdım, Gökova bisiklet turunda gönlümde ince insanların derin duygudaşların bölümüne sessizce oturdun. Sağlam derin bir kadın ve bir kız çocuğu dilemiştim sana (ister inan ister inanma yeminle valla) ikisi de geldi hayatına.Bunca duyguyu taşıyan kitabına teşekkürler, her öykün film olacak biliyorum ve duygu geçmezse söylerim ona göre :) Kocaman sevgiler...
Dip not: Senarist kitap yazarsa filmli kitap olurmuş saygılar, ön yargıma da "yürü git len sende kimbilir kaç filmi kitabı senin yüzünden atladım" :)
Kitabını "dost yazmış uleynn" sevinciyle aldı geldi Şerif. Senaristten ne kadar yazar olur merakıyla okumaya başladım, hikayelerden oluşan kitaplara adını sevdiğim hikayeden başlarım senin kitabınada öyle başladım. İlk okuduğum hikayen gecenin geç bir saatiydi uykusuzluktan delirdiğim bir andan olsa gerek, derinden yakalayamadı beni.

"Yav ne söylerim ben beğendin mi derse?" darlanması yaşayarak uyudum. Yani vurmadı anlıyacağın. Valla hepsini okuyunca aynı ruh halindeysem söylerim yeaa diye de ruhuma "dürüst ol kıvırtma len sende" diye ayar da verdim, uyumaya uğraşırken.
Üç gündür sabahları okuyarak bu sabah bitirdim, ilk öğrendiğim şey bu kitaba öykü kitabı denmez, baştan başlayarak adam gibi okuyacaksın. Gezginleri takip ederim bazen ruhum takılır yanlarına gidemediğim, asla gidemeyeceğim yerleri gezdirirler bana. Senin kitabınsa kendi ruhumun derinliklerini gezdirdi ve o kadar çok aynı yerlerde aynı duygular da kesişmişiz ki, çok şaşırdım.
Kitaplarda beğendiğim yerlerin altını çizmeyi sevmem onlar kendi ruhumuzun haritasından tüyolar taşır diye kendimi saklarım. Okusun diye başkalarına da veririm kitaplarımı o yüzden herkesin görmesini istemem çizdiklerimi.
İlk vurulduğum satırı face de paylaşayım dedim. Dur şimdi vurulduğum yerleri bulmalıyım.
""Ölümü sevdiğin birinin yanına koyamıyorsun, birini seviyorsan ne yaparsan yap ölmüyor."" Ve dannn vuruldum kocaman bir kendime yuvarlandım. Kitabın boyunca istediğin yerde ve kendimde yaşattın, her duygun canlı taşındı.
Her yıl gittikçe çoğalan sayıda izlediğim filmler, az sayıda yabancı diziler, onca kitap onca dergi beni narsist bir puşta dönüştürüyor usulden farkındayım. Her şeyi beğenmez oldum, geçiremediği duygu yönetmenden mi? Oyuncudan mı kaynaklı? Anlamaya çalışarak "ağlatmıyosan güldürmüyosan ne halt anlatıyosan anlamadım geçmedi duygun arkadaş" deyip anında unutuyorum izlediğimi, okuduğumu Çok azı unutulmazlarıma kaydedilir. Geldiğim yer şu anda bu valla, yapacak bişim yok.
Giuseppe Tornatore Cennet sinemasıyla birinci sıramdadır, ona ithafen açıldı senin sinemanın kapıları da. Oradan geçip her öykünü bir film gibi izledim, okumadım resmen izledim her sahne canlandı net, iki yerinde gözlerim doldu. Ama bu sabah gümbür gümbür ağladım, yatarak okurum kitaplarımı, yastığım ıslanınca kalkıp mendil aldım. Orayı yüz yüze gelince söylerim spoiler içermesin diye çok not yazmayacağım.
""Geçmişimin okyanus dalgaları gibi çekilip çekilip en gafil olduğum anlarda beni vurması, yapılmamış onca şey, söylenmemiş sözler, zamanın acımasız bir istikrarla hayatımdan eksiliyor olması değildi.
Sonunda buldum;Gençliğim bitmişti bu gece, bu gece gençliğimin son gecesiydi...""
Yukarıda ki senin kitabından alıntı kısım benim bundan önceki yazım "HİÇim"in genç versiyonunu anımsattı, orta yaşımla vedalaştım bende 2015 de.
Meriç Demiray seni Olcay'ın mezuniyetine çekilen rol aldığımız kısa filmin makara galasında tanıdım, Gökova bisiklet turunda gönlümde ince insanların derin duygudaşların bölümüne sessizce oturdun. Sağlam derin bir kadın ve bir kız çocuğu dilemiştim sana (ister inan ister inanma yeminle valla) ikisi de geldi hayatına.Bunca duyguyu taşıyan kitabına teşekkürler, her öykün film olacak biliyorum ve duygu geçmezse söylerim ona göre :) Kocaman sevgiler...
Dip not: Senarist kitap yazarsa filmli kitap olurmuş saygılar, ön yargıma da "yürü git len sende kimbilir kaç filmi kitabı senin yüzünden atladım" :)
8 Şubat 2016 Pazartesi
HİÇİM
Ülkede yaşanan olumsuzluklara üzülmekten ruhum sık sık köşelere sıkışır oldu. Bedenimi hasta eden yerlere yuvarlanmaya başlayınca, sloganımı çizdim "55 yaşındayım etim butum belli dünya ben doğmadan önce de böyleydi, ben gidince de böyle olacak". Tarihe göz atmamız yeterli her dönem vahşet diz boyu oldu, daha beter ne olabilir dedikçe daha beterini duyar olduk.
Geçen de spiritüel derinliği olan biriyle tanıştım, hep ilgimi çeker mana aleminde yolcu olanların güzel anlatıcılarını dinlemek. Ama iki dakika da ettiği iki kelime, anında kendime mesajı gönderdi. Kendisinin bir şey olduğunu söyleyen iki kelimesi, benim HİÇ olduğumu belgeledi.
Ben bu dünya için görevlerimi tamamladım (kendimce bilmediğim görevlerim vardır belki daha) anneme gönderildim düşürmek için her şeyi yapmış en sonunda ağır bir kanama geçiriyor aklı çıkmış "yaşarsam doğurucam" demiş. Sonraki yıllarda Şerif'in de sayesinde hayatının zorluklarını kaldırdık, o çocuklarımıza baktı evimizle ilgilendi, biz gönül rahatlığıyla çalıştık. 17 yıl emeklilik güzelliği gibi yaşadı hayatın kendini hırpalamasından kurtuldu az da olsa. Her daim dua etmiştir, hala üzerimize sevgisini şefkatini gönderiyor oralardan.
Annemden sonra hayata bakışım değişti. Kızlarımı büyüttüm kendimce elimden gelenin en iyisini yapmaya uğraştım hala da uğraşıyorum. Şerif'e de becerebildiğim kadar yoldaş oldum, evliliğin dayatmalarında çok arızamız çıksa da, 31 yıldır beraberiz.
Uzaydan dünyaya bakan fotolar en çok hiç olduğumuzu belirtir. Nokta bile değiliz evrende, kocamanız sandığımız kendi yarattığımız egolarımızdır. HİÇİZ VE ÖLÜMLÜYÜZ, ülkenin en zengini genç yaşında ölünce krize girdi insanlar. Onca zengin bile olsan vaktin gelmişse bilet kesilir gidersin, her şey o vakitte gizlidir. Kendi ölümlü olmalarını gördüler gidenin arkasında ve çok korktular.
Bu dünya için görev sandıklarımı tamamladım dediğim de, ruhum da emekli moduna geçti. Kendi içime bakıyorum kocaman HİÇ oluşuma ve derin bir huzurun yolunda yürür oldum.Bunun getirdiği düzenlemeler de yapıyorum sık sık.
Ruhunda huzur olmayanlardan kaçıyorum, buna büyük kızım da (sanatçılar her daim huzursuz sanırım) Şerif de dahil, ince bir kapı çekiyorum. Görüştüğüm insan sayısını çok azalttım onların kendi çöpünü, endişelerini, huzursuzluklarını istemiyorum. Ruhunda yalan barındırandan uzak duruyorum, yalnızlığın huzurunu zaten severdim ama yeni derinlikler keşfediyorum.
Mevlana'nın felsefesinin ana maddeleriymiş "HİÇ" olmak. Araştırmışlığım yok, bedene dövmeye karşıyım sevmem.
yahudilere vurulan numaralardan dolayıdır dövme sevmeyişim. Ama bu günlerde hiçliğin sembolü bir semazen nakşettireyim diye aklımdan geçti bir kısacık an. Yağar şimdi bana evrenden o semazenler eminim buna :)
Keşişleri anlar oldum sessizce dağ başlarında bir ömür yaşanır mı ya öyle de derdim enfes yaşanırmış, he ben yaparmıyım? Yok yapamam yaşamın kendi devinimine hayranım, içinde barındırdığı güzellikleri görebilmekten payıma düşeni yaşayabiliyor olmaktan da mutluyum. Hiçten geldik hiçe gidiyoruz gel yanımda yürü, bırak karanlığı, ışıklanalım insan sevgimizde...
Meraklısına dip not: Kafayı sıyırmadım :)
Geçen de spiritüel derinliği olan biriyle tanıştım, hep ilgimi çeker mana aleminde yolcu olanların güzel anlatıcılarını dinlemek. Ama iki dakika da ettiği iki kelime, anında kendime mesajı gönderdi. Kendisinin bir şey olduğunu söyleyen iki kelimesi, benim HİÇ olduğumu belgeledi.
Ben bu dünya için görevlerimi tamamladım (kendimce bilmediğim görevlerim vardır belki daha) anneme gönderildim düşürmek için her şeyi yapmış en sonunda ağır bir kanama geçiriyor aklı çıkmış "yaşarsam doğurucam" demiş. Sonraki yıllarda Şerif'in de sayesinde hayatının zorluklarını kaldırdık, o çocuklarımıza baktı evimizle ilgilendi, biz gönül rahatlığıyla çalıştık. 17 yıl emeklilik güzelliği gibi yaşadı hayatın kendini hırpalamasından kurtuldu az da olsa. Her daim dua etmiştir, hala üzerimize sevgisini şefkatini gönderiyor oralardan.
Annemden sonra hayata bakışım değişti. Kızlarımı büyüttüm kendimce elimden gelenin en iyisini yapmaya uğraştım hala da uğraşıyorum. Şerif'e de becerebildiğim kadar yoldaş oldum, evliliğin dayatmalarında çok arızamız çıksa da, 31 yıldır beraberiz.
Uzaydan dünyaya bakan fotolar en çok hiç olduğumuzu belirtir. Nokta bile değiliz evrende, kocamanız sandığımız kendi yarattığımız egolarımızdır. HİÇİZ VE ÖLÜMLÜYÜZ, ülkenin en zengini genç yaşında ölünce krize girdi insanlar. Onca zengin bile olsan vaktin gelmişse bilet kesilir gidersin, her şey o vakitte gizlidir. Kendi ölümlü olmalarını gördüler gidenin arkasında ve çok korktular.
Bu dünya için görev sandıklarımı tamamladım dediğim de, ruhum da emekli moduna geçti. Kendi içime bakıyorum kocaman HİÇ oluşuma ve derin bir huzurun yolunda yürür oldum.Bunun getirdiği düzenlemeler de yapıyorum sık sık.
Ruhunda huzur olmayanlardan kaçıyorum, buna büyük kızım da (sanatçılar her daim huzursuz sanırım) Şerif de dahil, ince bir kapı çekiyorum. Görüştüğüm insan sayısını çok azalttım onların kendi çöpünü, endişelerini, huzursuzluklarını istemiyorum. Ruhunda yalan barındırandan uzak duruyorum, yalnızlığın huzurunu zaten severdim ama yeni derinlikler keşfediyorum.
Mevlana'nın felsefesinin ana maddeleriymiş "HİÇ" olmak. Araştırmışlığım yok, bedene dövmeye karşıyım sevmem.
yahudilere vurulan numaralardan dolayıdır dövme sevmeyişim. Ama bu günlerde hiçliğin sembolü bir semazen nakşettireyim diye aklımdan geçti bir kısacık an. Yağar şimdi bana evrenden o semazenler eminim buna :)
Keşişleri anlar oldum sessizce dağ başlarında bir ömür yaşanır mı ya öyle de derdim enfes yaşanırmış, he ben yaparmıyım? Yok yapamam yaşamın kendi devinimine hayranım, içinde barındırdığı güzellikleri görebilmekten payıma düşeni yaşayabiliyor olmaktan da mutluyum. Hiçten geldik hiçe gidiyoruz gel yanımda yürü, bırak karanlığı, ışıklanalım insan sevgimizde...
Meraklısına dip not: Kafayı sıyırmadım :)
12 Ocak 2016 Salı
Bisiklet Şakşakçısıyım
Zaman zaman bisikletin baron ve baroneslerinin oluşturduğu, soylu takımından bazıları tarafından "sen bisikletçi değilsin ki" "uzun turlar da göremiyoruz seni" diye aşağılamalarına maruz kalıyorum. Gece gece bunu diyen sevimsiz puştun birinin fotosunu gördüm atarlandım da, ama işime yaradılar yazıma konu oldu, yazıyorum yaaa :)
4-5 günlük Gökova ve Kapadokya turlarına katılmışlığım var. Yolun çoğunda kamyon güzeli olmuşumdur. Ne ciğerim ciğer (broşlarımın minik bi bölümü sönük) ne dizim dizdir, rampa çıkamazlar, üzerler yorarlar beni. Zulme dönüştüğü anda bırakır çözüm ararım. Kamyona binerim, özel arabayla gelene "beni de alınnn" derim, video çekimleri yapan ekiplere "durunn" derim, sağlık ekibine "çalışmayan eleman olurum.Çok zaman da gençler arkamdan iterek götürmüşlerdir.
Çoğu kimse "zorlamalısın" kendini diye de aşağılar. Arkadaş beden benim ve tanıyorum error verdiğinde üstüne gidersem eşekten düşmüşe döndürür. Tam 55 yıldır uğraşıyorum benden olacağı bu kadar. Kapadokya turunun zorluğundan, hep araçta oluşum nedeniyle, "iyi binen birinin yerini işgal ettim bilseydim gelmezdim" diye üzüntümü bildirmiştim düzenleyen komiteden bir arkadaşa. O da bana "burada niyet önemli sen yine gel motorlu ekibe bile katarız" diye teselli etmişti.
Tüm çocukluğum Manisa gibi kızların bisiklet binmediği şehirde, bir tur verirlerse diye bisikleti olanların peşinde dolanmakla geçti. O zamanlardan kalmadır bisiklet sever oluşum. İkinci baharımda bisiklet şakşakçısı oluşum da İzmir'de yaşıyor olmamdan kaynaklanıyor, 19 km lik trafikten uzak bisiklet yolu, bisiklet binmeye teşvik eden coğrafyasıyla,havasıyla sokağa çıkarıyor.
Ve ben her zaman kendimle dalga geçerek anlatırım, nasıl güçsüz, rampasız yol narini olduğumu. Saklamıyorum öğünmüyorum yalanım abartmam da yok. Nedendir bu ince laf sokmalar anlayamamışımdır.
Ve ben her zaman kendimle dalga geçerek anlatırım, nasıl güçsüz, rampasız yol narini olduğumu. Saklamıyorum öğünmüyorum yalanım abartmam da yok. Nedendir bu ince laf sokmalar anlayamamışımdır.
Ama bisikletin tepesinde inanılmaz eğlenirim, kısacık bindiğim yolda bile. Şuncacık Kaklıç köyüne her gidiş gelişimde bir çok güzellik yaşıyorum. Sanırım bu yüzdendir gençlerin beni sevmesi, bu yaşımda beni aralarına almaları, yollarda korumaları, yüreklendirmeleri, yüreklerini hayatlarından anları benimle paylaşmaları. Bu gün bisiklet biniyorsam (Lordlar kamarası saymasa bile kendimce biniyorum uleynn) hep gençlerim sayesinde iyi ki varlar :)
Bu yazıyı yazmama neden oldukları için kendilerini şahane bisikletçi sanan, bisikletin gelişimine egolarını gıdıklamıcak hiç bir şeye sokulmayan soylularımıza teşekkür ederim, sağolsunlar pedalları sağlıkla dönsün :)
9 Aralık 2015 Çarşamba
Komşumuz Orhan Bey
Apartmana taşındık (2008 ağustosu) yerleştik hemen herkesle tanıştım bir tek 7 numaradaki beyefendi kalmıştı. Biz onun çapraz üstünde oturuyoruz, balkonda ritmik bir düzende yaşıyor 10- 11 suları kahvaltı ediyor yalnız yaşıyor bembeyaz kaplan gibi kedisi ile (adı oğluş'muş sonradan öğrendim). Kahvaltı sonrası daha önce çizilip işaretlenmiş klasik kitaplarını okuyor notlar alıyor. Kahvesini içiyor klasik müzik dinliyor makara bantlı kocaman teybinden. Opera baleler izliyor video kasetlerinden.
Hoş bakımlı fit orta boylu gençliğinde yakışıklı olduğu belli, ağır hareketlerle her gün sokağa çıkıp alışverişini yapıyor, sokak kedilerini besliyor gazetesini ekmeğini alıp dönüyor. Taşındığımızın ertesi günü bahçeye kedilere attığı çiğ balık et parçaları için apartman imza topluyormuş ihtar çekeceklermiş, imza istediler. İlk günümüz daha, aldı kağıdı içeri Şerif bakışıyoruz napıcamızı bilemedik. Yanıt küçük kızımızdan geldi "bizden önce olmuş olaylardan haberimiz yok, taraf olamayız bilgilenmemiz gerekli" deyin dedi. Bakışıp kaldık liseye başlıyacak veledin aklı bizi yendi :) Red etmiştik imzalamayı, bunu nereden duyduysa Orhan bey hiç unutamadı yıllarca.
Asla unutamadığını söylediği ikinci şeyse. Baktım kahvesini içiyor balkonda seslendim "merhabaaa" ses yok, daha yüksek "merhabaaaa" bu sefer ürkekçe yukarı baktı. Ben el sallıyorum diz çöktüm çapraz yukarıdayım, "nasılsınız sizinle tanışamadık, biz yeni taşındık 10 numaraya Semra ben"dedim. Önce önüne baktı sonra yukarı "ama ben yalnız yaşıyorum" dedi. Ben bi an yanlış duydum sandım aklım karıştı sona "eee biz de üç kişi yaşıyoz nolcak şimdi" dedim kahkaha attım. O da şaşkın gülümsedi. Kahve içmeye bekleriz dedim. Önümüzdeki günlerde bayramdı biz gittik kahvelerimizi içtik. Bu tanışmamızı defalarca anlattı onun evinde tanıştığım herkese. Öyle deme nedeni ise yalnız yaşadığı için kimse gidip gelmezmiş apartmanda ona, en medeni yerde de var böyle durumlar.
Gecenin bu vaktinde aklıma Orhan beyi düşüren şu oldu http://www.edebiyathaber.net/klasikleri-neden-okumali/ içeriğinde yazanlar tam da onu anlatıyordu. Şimdi anladım daha önceki minik bantlarla işaretler konmuş klasiklerini her yaşında bir daha okuyordu her okuyuşunda başka tatlar anlamlar buluyordu demek ki.
Kütüphaneci numaralandırmasıyla düzenlenmiş koca bir kitaplığı vardı. Torunlarına vasiyetle şu numaradan şu numaraya kadar olanlar senin yazmış. Ama üzgündü gençler okumaya, kitaplara düşkün değil diye.
Çok kısa süreli evli kaldığı eski eşine bakıma muhtaç diye nikah kıyıp sigortasından faydalandırıp bakıcı tutup evine aldı. Birden sessiz dingin hayatı karıştı, bir yıla kalmadan vefat etti eşi. Ukraynalı olan bakıcısı sınır dışı edilecek diye ona kızının izniyle nikah kıydı.
2.5 yıl sonra bir ay içinde Orhan bey 89 yaşında kuş gibi uçtu, evinde maaşı bağlanana kadar bakıcısı kaldı sonrasında hızla dağıtıldı evi, o maaşla bakıcının hayatı kurtuldu kızını torununu Orhan bey sağken getirtip kızını evlendirmişti. Kaç hayatı değiştirdi. Huzur evine yatamam kedimi bırakamam derdi kedisini kızı aldı. Kitaplar noldu bilmiyorum. Gecenin bir yerin de aklımdan geçtin olduğun yerde kitaplar klasik müzikler vardır umarım.Beraber içtiğimiz kahvelere, sokakta sizi görünce kolunuza girip yaptığımız yürüyüşlere, konuştuğumuz yazarlara ve bana bıraktığınız Dostoyevski'nin kitabına teşekkürler iyi ki sizi tanıdım...
Hoş bakımlı fit orta boylu gençliğinde yakışıklı olduğu belli, ağır hareketlerle her gün sokağa çıkıp alışverişini yapıyor, sokak kedilerini besliyor gazetesini ekmeğini alıp dönüyor. Taşındığımızın ertesi günü bahçeye kedilere attığı çiğ balık et parçaları için apartman imza topluyormuş ihtar çekeceklermiş, imza istediler. İlk günümüz daha, aldı kağıdı içeri Şerif bakışıyoruz napıcamızı bilemedik. Yanıt küçük kızımızdan geldi "bizden önce olmuş olaylardan haberimiz yok, taraf olamayız bilgilenmemiz gerekli" deyin dedi. Bakışıp kaldık liseye başlıyacak veledin aklı bizi yendi :) Red etmiştik imzalamayı, bunu nereden duyduysa Orhan bey hiç unutamadı yıllarca.
Asla unutamadığını söylediği ikinci şeyse. Baktım kahvesini içiyor balkonda seslendim "merhabaaa" ses yok, daha yüksek "merhabaaaa" bu sefer ürkekçe yukarı baktı. Ben el sallıyorum diz çöktüm çapraz yukarıdayım, "nasılsınız sizinle tanışamadık, biz yeni taşındık 10 numaraya Semra ben"dedim. Önce önüne baktı sonra yukarı "ama ben yalnız yaşıyorum" dedi. Ben bi an yanlış duydum sandım aklım karıştı sona "eee biz de üç kişi yaşıyoz nolcak şimdi" dedim kahkaha attım. O da şaşkın gülümsedi. Kahve içmeye bekleriz dedim. Önümüzdeki günlerde bayramdı biz gittik kahvelerimizi içtik. Bu tanışmamızı defalarca anlattı onun evinde tanıştığım herkese. Öyle deme nedeni ise yalnız yaşadığı için kimse gidip gelmezmiş apartmanda ona, en medeni yerde de var böyle durumlar.
Gecenin bu vaktinde aklıma Orhan beyi düşüren şu oldu http://www.edebiyathaber.net/klasikleri-neden-okumali/ içeriğinde yazanlar tam da onu anlatıyordu. Şimdi anladım daha önceki minik bantlarla işaretler konmuş klasiklerini her yaşında bir daha okuyordu her okuyuşunda başka tatlar anlamlar buluyordu demek ki.
Kütüphaneci numaralandırmasıyla düzenlenmiş koca bir kitaplığı vardı. Torunlarına vasiyetle şu numaradan şu numaraya kadar olanlar senin yazmış. Ama üzgündü gençler okumaya, kitaplara düşkün değil diye.
Çok kısa süreli evli kaldığı eski eşine bakıma muhtaç diye nikah kıyıp sigortasından faydalandırıp bakıcı tutup evine aldı. Birden sessiz dingin hayatı karıştı, bir yıla kalmadan vefat etti eşi. Ukraynalı olan bakıcısı sınır dışı edilecek diye ona kızının izniyle nikah kıydı.
2.5 yıl sonra bir ay içinde Orhan bey 89 yaşında kuş gibi uçtu, evinde maaşı bağlanana kadar bakıcısı kaldı sonrasında hızla dağıtıldı evi, o maaşla bakıcının hayatı kurtuldu kızını torununu Orhan bey sağken getirtip kızını evlendirmişti. Kaç hayatı değiştirdi. Huzur evine yatamam kedimi bırakamam derdi kedisini kızı aldı. Kitaplar noldu bilmiyorum. Gecenin bir yerin de aklımdan geçtin olduğun yerde kitaplar klasik müzikler vardır umarım.Beraber içtiğimiz kahvelere, sokakta sizi görünce kolunuza girip yaptığımız yürüyüşlere, konuştuğumuz yazarlara ve bana bıraktığınız Dostoyevski'nin kitabına teşekkürler iyi ki sizi tanıdım...
12 Kasım 2015 Perşembe
İzmir Klasiği Bir Gün
Dün aylardır kırık olan iki dişim için şahane dişçilerime ulaşmayı başardım artık bana Alsancak bile uzak gelir oldu. Cennet gibi muayehane karı koca ekipleriyle hastalarına pozitif enerji dağıtıyorlar. Dişi geç, ruhunun çatlaklarına dolgu kaplama her tür ayarı yapıyorlar valla abartmıyorum. Kimi göndersem herkes aynı şeyi söyledi, iki dişçi fobili veledim bile pamuk gibi oldu orada, adres isterseniz mesaj atarım, reklam gibi olmasın dicem olsun ayol. Memnuniyetinizi onlara şikayetinizi bana bildirirsiniz :)
Gidip bir kahve içeyim dedim tchibodan aldım kahvemi dışarı da oturdum. Hava enfes İzmir'in en güzel sokaklarından biridir, Sevinç pastanesinin sokağı ortalık cıvıl cıvıl herkes sokakta. Bir yudum aldım şahane bir yaşlı kadın, tam Cumhuriyet kadını bakımlı modern dışa dönük "masayı paylaşabilirmiyiz?" dedi. Ben onlara yer açana kadar yan masa boşaldı oraya konuşlandılar özür de diledi yana geçti diye zerafete bak.
Biz anında başladık sohbete giriş konumuz da selam vermemek, "İzmir'in bu özelliğinin korunması için insanlara gülümseyip selam veriyorum" dedi. Ben de yaptığımı söyledim baktım yan masamda yakışıklı bir genç bizi dinliyor ona döndüm "size selam vermedik diye konuya girmeden merhaba diyelim" dedim gülüştük. O da katıldı muhabbete.
Bebekli bir gencecik anne uyuyan bebeğiyle izin isteyip karşıma oturdu. O da katıldı muhabbete valla resmen siyaset meydanı yaşadık öfkesizce, kimseye giydirmeden, sakin sakin ülkeyi konuştuk.Hayata dair kaygılarımızı anlattık acaip bir hızla sanki hep tanışıyormuşuz gibi derin sohbet ettik.
Genç delikanlı 9 eylül de Uluslararası ilişkiler son sınıfta okuyor, Bursa'lı. Bu yaz ilk kez yurt dışına çıkmış, altı ülke gezmiş başka dünyaları oradaki insanların rahatlığını görmüş, gitmeliyim buralardan demiş.İş bulamamaktan, gelecek kaygılarından daha şimdiden yorgun.
Genç anne İstanbul'lu orada çalışmış yorulmuş İzmir'e atmış kendini evlenmiş çok tatlı bir oğlu var. İngilizce öğretmeni bir lisede. "Devlet memuru olsam da güvende değilim duygusu yakamı bırakmıyor, hadi ben yırttım diyelim çocuğuma nasıl bir gelecek hazırlayacağım bu maaşlarla, hepsini yapsam bile emekli maaşıyla nasıl bir yaşlılığım olacak gezemeden tozamadan geçen ömür" dedi.Bir de "İzmir'lilerde bir İzmir'li olma hali var dışarıdan gelenleri kabul etmeleri çok zor çok zorlandım ilk zamanlar" dedi.
Bu şehirde bir yıl yalnızlıktan ağladım ben, koca apartman da gel bir kahvemizi iç sohbet edelim diyen sıcaklık görmedim. Bisikletle hayatıma yağan gençlerim tuttu elimden yüreklerine koydular iyi ki varlar bir daha teşekkür ettim onlara o anda.
Yaşlı karı koca içimiz de en umut dolu olanlar. Onlar gençlere çok güveniyorlar. "Biz 80 leri gördük korkudan apolitik çocuklar yetiştirdik, ama onlar kendi yollarını buldu gezi bir örnektir buna, o gençler bu ülkeyi omuzların da yükseltecek şu anda ki indiği yerden" dedi.
Ben kararıkım zaten yanım da ki gence döndüm " yeniden genç olmak istemezdim sizin yolunuz hep zor oldu sınavlar dersanelerle, önünüz de görünmüyor, kızlarım ve gençlerim adına mutsuzum" dedim. Genç adam da "ben de istemezdimgenç olamayı" dedi.
İlk yaşlı çift kalktı zarif vedalarıyla, sonra genç teşekkür etti sohbete gitti. Genç annenin bebeği uyandı, şaşkın şaşkın bakındı, mızıldanmaya başladı beraber kalktık güzel dileklerimizle vedalaştık.
İzmir'in hala yok edilememiş en güzel yanıdır bu, sokakta yaşanır, tanışılır bir sürü şey konuşulur, ama ne adını bilirsin ne de özeline ait bilgi edinirsin. Orada başlar, hızla derinleşir, yalnızlığını alır dağılır, kendi büyük yalnızlığınıza dönersiniz...
Bu şehirde bir yıl yalnızlıktan ağladım ben, koca apartman da gel bir kahvemizi iç sohbet edelim diyen sıcaklık görmedim. Bisikletle hayatıma yağan gençlerim tuttu elimden yüreklerine koydular iyi ki varlar bir daha teşekkür ettim onlara o anda.
Yaşlı karı koca içimiz de en umut dolu olanlar. Onlar gençlere çok güveniyorlar. "Biz 80 leri gördük korkudan apolitik çocuklar yetiştirdik, ama onlar kendi yollarını buldu gezi bir örnektir buna, o gençler bu ülkeyi omuzların da yükseltecek şu anda ki indiği yerden" dedi.
Ben kararıkım zaten yanım da ki gence döndüm " yeniden genç olmak istemezdim sizin yolunuz hep zor oldu sınavlar dersanelerle, önünüz de görünmüyor, kızlarım ve gençlerim adına mutsuzum" dedim. Genç adam da "ben de istemezdimgenç olamayı" dedi.
İlk yaşlı çift kalktı zarif vedalarıyla, sonra genç teşekkür etti sohbete gitti. Genç annenin bebeği uyandı, şaşkın şaşkın bakındı, mızıldanmaya başladı beraber kalktık güzel dileklerimizle vedalaştık.
İzmir'in hala yok edilememiş en güzel yanıdır bu, sokakta yaşanır, tanışılır bir sürü şey konuşulur, ama ne adını bilirsin ne de özeline ait bilgi edinirsin. Orada başlar, hızla derinleşir, yalnızlığını alır dağılır, kendi büyük yalnızlığınıza dönersiniz...
7 Kasım 2015 Cumartesi
Bir Cumartesi Sabahı Evsizi
Bu sabah kahvaltıyı sahilde yapmaya çıktım "bende geliyorum" diyen arkadaşıma da, boyoz gevrek al gel veledim dediğim bir kuzum bisikletle geldi, sıcacık gevreği boyozu bıraktı, uçtu gitti ailesini doyurmaya. Arkadaşım gelmeyince soğumasın deyip, balık tutan birine boyozu verdim tşklerle yedi balıkçı.
Ama gevreği beklettim belki gelir arkadaşım deyip, kahvaltımı bitirdim. Kalanlar için, bunun sahibini gönder tanrım dediğim anda, baktım çöpleri karıştıran yaşlı uzun boylu biri, amca diyorum ama sokaklarda olmaktan çok yıpranmış, muhtemelen ben yaştadır.Adama amca demedim ha.
"Gevrek yermisiniz" dedim, kafayı evet anlamında salladı. "Oturun burada yiyin" dedim peynir tereyağ domatesi de koydum inanılmaz bir hızla 1.5 gevreği yuttu. Kim bilir ne sıklıkla yemek yiyebiliyor. "Çaycı geçerse çay da alayım size" dedim. Motorla geçerdi her zaman, çaycı da geçmedi. İçime de sinmedi kuru kuru yemesine "ben size para vereyim gidin bir yerde çay da için" dedim.
Başladım gelene geçene "20 tl bozuk var mı?" demeye bir kişi bile çıkmadı ayol. Millette para mı yok acaba? Oha Bostanlı hem de burası.
Sonra baktım konuşmuyor hiç "konuşamıyormusunuz?" dedim kafasını yooo manasında salladı. "Duyuyormusunuz?" evet diye salladı. Konuşuyorsunuz ama demi? Evetledi kafayla."Hayata kapattınız sesinizi" demek dedim büyük onay sallaması yaptı kafaya.
Kahvaltısını yaptıktan sonra yerden alınma sigara izmaritini çıkardı cebinden, yaktı üç dört nefes çekip söndürdü cebine geri koydu. Üstü başı uzun zamandır yıkanmama kokusu olmasına rağmen, alkolik koku ve duruşu yoktu.
"Karşı marketten bozdurup geleyim ben" dedim. Baktım uzak mesafeden takip etti beni, dışarı da bekledi adapla teşekkür etmesini de beklemedim, etmemesi de hoşuma gitti eyvallahı kalmamış hiç bir şeye. Aldı parayı, sessiz yıkkın yürüdü gitti. Bakakaldım arkasından.Nasıl bir öyküsü vardı acaba? Neler yaşamıştı? Çok merak ettim...
Ama gevreği beklettim belki gelir arkadaşım deyip, kahvaltımı bitirdim. Kalanlar için, bunun sahibini gönder tanrım dediğim anda, baktım çöpleri karıştıran yaşlı uzun boylu biri, amca diyorum ama sokaklarda olmaktan çok yıpranmış, muhtemelen ben yaştadır.Adama amca demedim ha.
"Gevrek yermisiniz" dedim, kafayı evet anlamında salladı. "Oturun burada yiyin" dedim peynir tereyağ domatesi de koydum inanılmaz bir hızla 1.5 gevreği yuttu. Kim bilir ne sıklıkla yemek yiyebiliyor. "Çaycı geçerse çay da alayım size" dedim. Motorla geçerdi her zaman, çaycı da geçmedi. İçime de sinmedi kuru kuru yemesine "ben size para vereyim gidin bir yerde çay da için" dedim.
Başladım gelene geçene "20 tl bozuk var mı?" demeye bir kişi bile çıkmadı ayol. Millette para mı yok acaba? Oha Bostanlı hem de burası.
Sonra baktım konuşmuyor hiç "konuşamıyormusunuz?" dedim kafasını yooo manasında salladı. "Duyuyormusunuz?" evet diye salladı. Konuşuyorsunuz ama demi? Evetledi kafayla."Hayata kapattınız sesinizi" demek dedim büyük onay sallaması yaptı kafaya.
Kahvaltısını yaptıktan sonra yerden alınma sigara izmaritini çıkardı cebinden, yaktı üç dört nefes çekip söndürdü cebine geri koydu. Üstü başı uzun zamandır yıkanmama kokusu olmasına rağmen, alkolik koku ve duruşu yoktu.
"Karşı marketten bozdurup geleyim ben" dedim. Baktım uzak mesafeden takip etti beni, dışarı da bekledi adapla teşekkür etmesini de beklemedim, etmemesi de hoşuma gitti eyvallahı kalmamış hiç bir şeye. Aldı parayı, sessiz yıkkın yürüdü gitti. Bakakaldım arkasından.Nasıl bir öyküsü vardı acaba? Neler yaşamıştı? Çok merak ettim...
27 Temmuz 2015 Pazartesi
Kışlık Evimde Sıçmayan Yazlığıma Gelmesin
Neredeyse yaşdaşlarımın hepsinin yazlıkları var, keyifleri daim olsun. Çoğu davet ederler sağolsunlar ama gitmem. Yazlığına gitmenin ön raconu var benim kafam da, kışlığımızda çok yakın olmalıyız, yemiş içmiş sıçmış bi kaç gün beraber yaşamış, kahvaltısından rakı balığına kadar yaşam tarzımız uymalı ön racon bu, arkadan gelen ağır racon da karakter analizlerine girer kiiii derin mevzudur.
Bir arkadaşımın yazlığında unutulmaz iki gece diye gidip, on gün kalmıştık küçük kızımla. Sonra büyük kızımı da getirttiler, acaip eğlendiğimiz kısa film bile çekilen muhteşem günler yaşamıştık. Dostlarla kafalarımız uydu tek sorun bile yaşamadık hep beraber yaptık tüm işleri. Hatta benim merdivenleri silerken fotomu çekip "gazteye vercez bakım müdürünün eşi yazlıklarda temizliğe gidiyor diye" de makara yapmışlardı :D
Tüm yazlıkçıların hikayelerini dinlerim, anlatılanlarla hem kahkahalar hem çıldırmalar yaşarım. En babası da bir arkadaşımın yazlığına gelenlere hizmet ediliyo, kocası utanıp kadını dürtmüş kalk yardım et demiş "aaa tatildeyim ayol ben" demiş kadın. Ben bu kadını " laynnn otel mi burasııı" diye perişan eder kovardım evden. Şerif hayatta yapamaz böyle şeyler zarif adamdır.En başarılı otel çalışanı ödülünü almak için deli gibi çalışır, ben onu da boşar eve dönerim, almayalım biz yazlık almayalım :)
Birine de ben şahit oldum, bir uğramak istiyoruz diye yemek saati gelmek isteyen benim de tanıdığım aile hadi üç kişiler dedik, yemekleri çoğalttık (arkadaşımın yazlığındayız) Gelenler de inanılmaz iyi kazanan tipler, elleri kolları dolu gelirler dedik. Abi yanlarında bir aileyle bir çüküm karpuzla çıkıp geldiler. Biz şok ve tutuştuk, tekrar ilave yaptı yemeğe arkadaşlarım, ben kudurdum zaten, çocukları uyardık az koyduk tabaklarına (çemkirmeyin az diye başka yok deyip) ben baktım iyice delirip ağzımı açacağım, üst kata kaçıp kaybolmuştum ortadan.
O yüzden kimsenin yazlığına gitmem, kocaların somurttuğu, kadınların gergin olduğu, durmadan temizlik yapılan yaza sıçılmış günlerine bulaşmam.
Ha bak bir de kuzenim de kaldıydım iki gün, onun hızıyla yardım etmeye öyle bir kaptırmışım kendimi tüm bulaşıklar kurulanıp kaldırılıyo durmadan silinip, ön arka teras belli saatlerde yıkanıyor, sabah kahvesi sebze ayıklanırken içiliyor durmadan yemek yapılıyor ve bunları gergin bir hızla yapıyor. Eve döndüğümde aynı gerilimle bir hafta evde de çalışmışım, normale dönmem zaman aldı "vayyy arkadaşşş lan bu nasıl hayattt" demiştim sık sık, aslında arada takılmalı kuzene hızlandırılmış film gibi yaşıyosun sarhoşluk bedavadan hemde :)
Bir de hiç yakın olmayanların nezaketen davetlerine koşarak giden bir grup "en iyi yazlık arkadaş yazlığı"cılar var. Dehşetle izlerim onları, bu ne rahatlık, bu nasıl beleşçilik, bu nasıl genişlik. Bakkkk şimdi geldiii aklımaaa lan biz iki yaz Şerif'in ailesi ile yazlık kiralamıştık yaaa, yazlığı olan bile ailecek bize gelmişti yav abovvvv şimdiki aklım olsa anında biner otobüse evime dönerdim :)
Benden nasihat size; kışlığında yiyip içip (karşılıklı ama len) sıçmadığınız o kadar yakın olmadığınız insanların nezaketen davetlerine icabet etmeyiniz. Biz Türk'üz ısrarla kolpadan davet ederiz, duygularımızı gerilmeden yüzümüze söyleme kültürümüzde yok (keşke olsaaa ben söylerim yav) ama bilin ki arkanızdan muhteşem saydırılıyor, çok kez tanık oldum. Benim arkamdan da konuşuyordur lan bunlar da demişimdir. Gitmeyin valla bak :))))
Benim düşüm de bu, arka bahçede çadır yeri duş wcsi olan (mutfakta çalıştırırım, boş geleni eve sokmam) bir köy evi deniz evi hayal ediyorum. Öğrenci işsiz boşanma bunalımındaki veletlerime herşey beleş :) kahkahalarıyla ortalığı şenlendirirler hayatı renklendirirler düş buuu hayal edelim neden olmasın :)))
Bir arkadaşımın yazlığında unutulmaz iki gece diye gidip, on gün kalmıştık küçük kızımla. Sonra büyük kızımı da getirttiler, acaip eğlendiğimiz kısa film bile çekilen muhteşem günler yaşamıştık. Dostlarla kafalarımız uydu tek sorun bile yaşamadık hep beraber yaptık tüm işleri. Hatta benim merdivenleri silerken fotomu çekip "gazteye vercez bakım müdürünün eşi yazlıklarda temizliğe gidiyor diye" de makara yapmışlardı :D
Tüm yazlıkçıların hikayelerini dinlerim, anlatılanlarla hem kahkahalar hem çıldırmalar yaşarım. En babası da bir arkadaşımın yazlığına gelenlere hizmet ediliyo, kocası utanıp kadını dürtmüş kalk yardım et demiş "aaa tatildeyim ayol ben" demiş kadın. Ben bu kadını " laynnn otel mi burasııı" diye perişan eder kovardım evden. Şerif hayatta yapamaz böyle şeyler zarif adamdır.En başarılı otel çalışanı ödülünü almak için deli gibi çalışır, ben onu da boşar eve dönerim, almayalım biz yazlık almayalım :)
Birine de ben şahit oldum, bir uğramak istiyoruz diye yemek saati gelmek isteyen benim de tanıdığım aile hadi üç kişiler dedik, yemekleri çoğalttık (arkadaşımın yazlığındayız) Gelenler de inanılmaz iyi kazanan tipler, elleri kolları dolu gelirler dedik. Abi yanlarında bir aileyle bir çüküm karpuzla çıkıp geldiler. Biz şok ve tutuştuk, tekrar ilave yaptı yemeğe arkadaşlarım, ben kudurdum zaten, çocukları uyardık az koyduk tabaklarına (çemkirmeyin az diye başka yok deyip) ben baktım iyice delirip ağzımı açacağım, üst kata kaçıp kaybolmuştum ortadan.
O yüzden kimsenin yazlığına gitmem, kocaların somurttuğu, kadınların gergin olduğu, durmadan temizlik yapılan yaza sıçılmış günlerine bulaşmam.
Ha bak bir de kuzenim de kaldıydım iki gün, onun hızıyla yardım etmeye öyle bir kaptırmışım kendimi tüm bulaşıklar kurulanıp kaldırılıyo durmadan silinip, ön arka teras belli saatlerde yıkanıyor, sabah kahvesi sebze ayıklanırken içiliyor durmadan yemek yapılıyor ve bunları gergin bir hızla yapıyor. Eve döndüğümde aynı gerilimle bir hafta evde de çalışmışım, normale dönmem zaman aldı "vayyy arkadaşşş lan bu nasıl hayattt" demiştim sık sık, aslında arada takılmalı kuzene hızlandırılmış film gibi yaşıyosun sarhoşluk bedavadan hemde :)
Bir de hiç yakın olmayanların nezaketen davetlerine koşarak giden bir grup "en iyi yazlık arkadaş yazlığı"cılar var. Dehşetle izlerim onları, bu ne rahatlık, bu nasıl beleşçilik, bu nasıl genişlik. Bakkkk şimdi geldiii aklımaaa lan biz iki yaz Şerif'in ailesi ile yazlık kiralamıştık yaaa, yazlığı olan bile ailecek bize gelmişti yav abovvvv şimdiki aklım olsa anında biner otobüse evime dönerdim :)
Benden nasihat size; kışlığında yiyip içip (karşılıklı ama len) sıçmadığınız o kadar yakın olmadığınız insanların nezaketen davetlerine icabet etmeyiniz. Biz Türk'üz ısrarla kolpadan davet ederiz, duygularımızı gerilmeden yüzümüze söyleme kültürümüzde yok (keşke olsaaa ben söylerim yav) ama bilin ki arkanızdan muhteşem saydırılıyor, çok kez tanık oldum. Benim arkamdan da konuşuyordur lan bunlar da demişimdir. Gitmeyin valla bak :))))
Benim düşüm de bu, arka bahçede çadır yeri duş wcsi olan (mutfakta çalıştırırım, boş geleni eve sokmam) bir köy evi deniz evi hayal ediyorum. Öğrenci işsiz boşanma bunalımındaki veletlerime herşey beleş :) kahkahalarıyla ortalığı şenlendirirler hayatı renklendirirler düş buuu hayal edelim neden olmasın :)))
22 Mayıs 2015 Cuma
Eeee Nolcak Şimdi?
Küçücük yaşımdan beri gözlemlerim her şeyi havayı, mevsimleri, en çok da insanları, en sevdiğimdir insanları gözlemek. Sağolsun sanal dünya kıçımızı kıpırdatmadan yerimizden yakınlarımızı da dünyayı da röntgenletiyor. Hepimiz birbirimizin hayatını dikizliyoruz.
Bloğumu yeni açtığım zaman okuyanların çokluğunu istatistiklerden görür şaşardım. Yüzüme de söylediklerin de daha da şaşardım ne bir beğenisi ne bir yorumu olmayanlar duygu bildirirlerdi. O zamanlar anladım herkes birbirini izliyor.
Bu aralar bakıyorum kontak listeme, hepsi bisiklet turlarında, dağlarda, dünyanın orasında, burasında, fink atıyorlar. Yediklerini paylaşanlarla, hep ben hep ben diye fotolayanlara gıcık oluyorum. Arkadaşım gez toz ama, bir hikaye de anlat bize, sıkıcı oluyor bilgin olsun diye söylüyorum.
Siz şimdi kıskandığımı sanacaksınız da içime baktım epey bi "yok valla kıskanmıyorum". Çünkü tüm paylaşımların altında alt yazı geçiyor sanki "darlandık, sıkıldık, bunaldık, bıktık". Bana öyle geliyorsa eğer, geri bildirim verin lütfen. Depresyondasın diyen psikologlar çıkarsa acilden giriş yaparım psikiyatriye, o derece önemli bildirimleriniz.
Gözlediğim onca şeyden sonra içimden kocaman bir ışıklı tabela yanıyor "eeee nolcak şimdi?? Gezdin tozdun bitti, ne kazandın başın göğe erdi mi? Bordo divanda oturan benimle, senin arandaki tek fark, senin koş koş benim dur dur oluşum mu? Öyleyse yazık sana yoruluyorsun habire ve sonunda aynı yerde duruyoruz.
He derseniz "ülkenin içinde bulunduğu umutsuz gidişattan tüm bunlar". Belki de bilmiyorum uzman fikri alınması gerek bence.
Herkes birbirine tahammülsüz (bende dahilim buna) herkes bir birine atarlı, ben atarlanamıyom da ha yapsam belki enerjilencem ama onu bile gereksiz buluyorum. Kıç kadar bisiklet aleminde herkes bir birine düşman, dağcılar da öyleymiş, yelkenciler de, valla anlattılar biraz, kötü tüm bunlar. Ben de yapıyorum, Pollyanna falan da değilim kendimin de farkındayım.
Her şey boş geliyor, her yer uzak ve anlamsız geliyor, bazen ben de geleyim yazıyorum birilerine, ama anında "yok lan bir sürü iş" diyorum. Bir sürü gereksiz kural, yemek ye, uyu, kalk, yürü, iç, alışveriş et, sıç, kahkaha at oyyy yazarken darlandım. Facedeki " hissediyor" saçmalığı gibi tüm fotolar, keyifli hissediyor, sıçıyor, yandakini kesiyor, birine atarlı gibi gibi.
Yeni insan tanımayı çok severdim mesela,ama son yıllarda kimi tanısam hep hayal kırıklığı yarattılar bende, vitrinleriyle mağaza içleri hep başka hep başka. Bomboş tın tın ambarları.
Hiç bir organizasyona gidesim de yok. Bir ego bir ego sanki gezegeni kurtarıyorlar anasını satiim, alt tarafı bir boktan konuda bildiğini anlatıcaksın. Ben de anlatmanı beğenirsem sonun da söylüyorum zaten, çoğunda da kendimi jiletlicem işareti yapmışımdır (zavallı öğrencilere acımışımdır onlar her hafta zorla dinliyorlar bunları), söylemedim ise "berbatsın darladın beni" demektir zaten.
Rahmetli babaannem gibi oldum, o kocaman bir kapının azıcık aralığından gördüğü yerden izlerdi sokağını, ben de kah balkondan kah sanal alemden izliyorum dünyayı aynı yerdeyim o sevdiğim kadınla sanki.
Hepsinin ardından bakıp hep aynı şeyi söylüyorum "eeeee nolcak şimdi?"...
Bloğumu yeni açtığım zaman okuyanların çokluğunu istatistiklerden görür şaşardım. Yüzüme de söylediklerin de daha da şaşardım ne bir beğenisi ne bir yorumu olmayanlar duygu bildirirlerdi. O zamanlar anladım herkes birbirini izliyor.
Bu aralar bakıyorum kontak listeme, hepsi bisiklet turlarında, dağlarda, dünyanın orasında, burasında, fink atıyorlar. Yediklerini paylaşanlarla, hep ben hep ben diye fotolayanlara gıcık oluyorum. Arkadaşım gez toz ama, bir hikaye de anlat bize, sıkıcı oluyor bilgin olsun diye söylüyorum.
Siz şimdi kıskandığımı sanacaksınız da içime baktım epey bi "yok valla kıskanmıyorum". Çünkü tüm paylaşımların altında alt yazı geçiyor sanki "darlandık, sıkıldık, bunaldık, bıktık". Bana öyle geliyorsa eğer, geri bildirim verin lütfen. Depresyondasın diyen psikologlar çıkarsa acilden giriş yaparım psikiyatriye, o derece önemli bildirimleriniz.
Gözlediğim onca şeyden sonra içimden kocaman bir ışıklı tabela yanıyor "eeee nolcak şimdi?? Gezdin tozdun bitti, ne kazandın başın göğe erdi mi? Bordo divanda oturan benimle, senin arandaki tek fark, senin koş koş benim dur dur oluşum mu? Öyleyse yazık sana yoruluyorsun habire ve sonunda aynı yerde duruyoruz.
He derseniz "ülkenin içinde bulunduğu umutsuz gidişattan tüm bunlar". Belki de bilmiyorum uzman fikri alınması gerek bence.
Herkes birbirine tahammülsüz (bende dahilim buna) herkes bir birine atarlı, ben atarlanamıyom da ha yapsam belki enerjilencem ama onu bile gereksiz buluyorum. Kıç kadar bisiklet aleminde herkes bir birine düşman, dağcılar da öyleymiş, yelkenciler de, valla anlattılar biraz, kötü tüm bunlar. Ben de yapıyorum, Pollyanna falan da değilim kendimin de farkındayım.
Her şey boş geliyor, her yer uzak ve anlamsız geliyor, bazen ben de geleyim yazıyorum birilerine, ama anında "yok lan bir sürü iş" diyorum. Bir sürü gereksiz kural, yemek ye, uyu, kalk, yürü, iç, alışveriş et, sıç, kahkaha at oyyy yazarken darlandım. Facedeki " hissediyor" saçmalığı gibi tüm fotolar, keyifli hissediyor, sıçıyor, yandakini kesiyor, birine atarlı gibi gibi.
Yeni insan tanımayı çok severdim mesela,ama son yıllarda kimi tanısam hep hayal kırıklığı yarattılar bende, vitrinleriyle mağaza içleri hep başka hep başka. Bomboş tın tın ambarları.
Hiç bir organizasyona gidesim de yok. Bir ego bir ego sanki gezegeni kurtarıyorlar anasını satiim, alt tarafı bir boktan konuda bildiğini anlatıcaksın. Ben de anlatmanı beğenirsem sonun da söylüyorum zaten, çoğunda da kendimi jiletlicem işareti yapmışımdır (zavallı öğrencilere acımışımdır onlar her hafta zorla dinliyorlar bunları), söylemedim ise "berbatsın darladın beni" demektir zaten.
Rahmetli babaannem gibi oldum, o kocaman bir kapının azıcık aralığından gördüğü yerden izlerdi sokağını, ben de kah balkondan kah sanal alemden izliyorum dünyayı aynı yerdeyim o sevdiğim kadınla sanki.
Hepsinin ardından bakıp hep aynı şeyi söylüyorum "eeeee nolcak şimdi?"...
17 Nisan 2015 Cuma
Sanatını Satmaya Çalışmak
Bir salı felsefecilerin toplantısına sunuma gelen ege ve 9eylülün hocalarından biri dert yanmıştı. Altı kitabı varmış basılmış "muhtemelen içinizden beni tanıyan yoktur" dedi. Hiç sesimiz çıkmadı öyle bakıyoruz. Afilli sağlam bir yayıncılık basmış bir kaç kitabını ve fırça atmışlar buna "kitaplarının satılması için hiç bir şey yapmıyorsun" diye. "Yahu ben ne yapacağım, nasıl yapacağım, sizin işiniz değil mi bu?" diyebilmiş ancak.
Çok utangaç belli, kitabını sunuma bile getirmemiş "ilginizi çekerse alın kitapçıdan"dedi. Şaştım kaldım, yayınevlerinin işi bu değilmidir? İşporta tezgahı mı açacak? İlanlar mı verecek?Her şeyin kapitalizmle alakasını bilmeme rağmen yine de şaşırdım. Kitabının yayınlanmasıyla bitmiyor demek ki iş, bir de pazarlamacısı olacaksın vay vay vay.
Başka bir güzel kadın anlattı kitap bastırmış parasını cebinden ödeyerek. Kitapçılara ulaştırmak için ayrıca ücret istemişler. Üzgündü o da, hiç bir şekilde kazanamadığı gibi yatırdığını bile geri alamıyor. Satışını yapma yollarına kafa yoruyordu.
Bu günlerde sıkça kitabı yayınlanan arkadaşlarım var çok mutlu oluyorum onlar adına. Ama hoca geliyor aklıma bir sıkıntı basıyor içimi "nasıl satacak nasıl pazarlayacak" heeee bana tasası kalıyor ha, öylede manyağım.
Bisikletçilerden, gezginlerden, hepimiz bloğluyuz neredeyse. Bakıyorum kimi mütevazi, şahane de yazıyor ama paylaşmıyor bile. Kimi de her gruba linkini atıyor okuyun okuyun diye. Bazıları gönül koyuyor paylaşmıyormuşum onun bloğunu, yorumlar yazmıyormuşum. Küsenler oldu çemkirenler oldu, kırılanlar oldu, faceinden silenler oldu.
Anaaa başka bir pazar yerinde kayboldum lan sanki. Arkadaşım bak bi!!!! Ben kendi bloğumu bile hiç bir yere koyamam, utanırım sıkılırım yüzüm tutmaz bir facede bir twitterda paylaşırım o kadar. Bundan kitap olur bastırt diye yollar gösterenler oluyor. Anammm işportaya düşer kitaplarım çok hüzünlenirim, ya satılmazsa hepsini kendim alırım kıyamadığımdan.
Küçük kızımın okulunda ki kermese bişi yapmıştım (geçmiş zaman anımsamıyom kek pastadır kesin) üzerine konan etiketi görünce dellenmiştim. Lan altındaki tabak (onu da satıyorsun kekle) bile daha pahalı, içindeki malzemem emeğim diye söylenmiş, kendiminkini kıyamamış satın almıştım. "Bir daha yapmıyayım size bişi al kardeşim nah para diyeyim" de demiştim.
İşte o hesapla ben kitap falan bastıramam, bastırsam bile satamam. Size de o anlamda faydam olamaz. Benimle eğlenen bir kaç yüz kişi var faceimde, onlarla eğleniyoruz keyifli olunca paylaşımlar, yorumlar beni takip edilir kılıyor. Oysa o yorumlarla kopuyor paylaşım geyikleri benimle alakası yok. Ben öyle sağlam pazarlamacı değilim hayatım da hiç bir şey satmadım. Dükkan açsam batırırım o kadar anlamam pazarlamadan.
Avon gibi pazarlamalara çekmeye çalışmışlardı beni geçmiş yıllarda, ateş basardı her yanımı yapamam. Yok becerim, olsa dükkan sizin inanın.
Dışarıdan bakınca size farklı görünüyor olabilirim valla değil. İşin gerçeği böyle işte. Yaşımın getirdiklerinden dolayı dünyayı değiştiremem, yaşadığım kadar yaşamıyacağım, anın tadını çıkarayım, yaşdaşlarım güm güm gidiyorlar ana fikirli felsefemle yaşıyor ve eğleniyorum. O yüzden sanırım etrafıma da eğlenenler toplanıyor hepsi bu...
Çok utangaç belli, kitabını sunuma bile getirmemiş "ilginizi çekerse alın kitapçıdan"dedi. Şaştım kaldım, yayınevlerinin işi bu değilmidir? İşporta tezgahı mı açacak? İlanlar mı verecek?Her şeyin kapitalizmle alakasını bilmeme rağmen yine de şaşırdım. Kitabının yayınlanmasıyla bitmiyor demek ki iş, bir de pazarlamacısı olacaksın vay vay vay.
Başka bir güzel kadın anlattı kitap bastırmış parasını cebinden ödeyerek. Kitapçılara ulaştırmak için ayrıca ücret istemişler. Üzgündü o da, hiç bir şekilde kazanamadığı gibi yatırdığını bile geri alamıyor. Satışını yapma yollarına kafa yoruyordu.
Bu günlerde sıkça kitabı yayınlanan arkadaşlarım var çok mutlu oluyorum onlar adına. Ama hoca geliyor aklıma bir sıkıntı basıyor içimi "nasıl satacak nasıl pazarlayacak" heeee bana tasası kalıyor ha, öylede manyağım.
Bisikletçilerden, gezginlerden, hepimiz bloğluyuz neredeyse. Bakıyorum kimi mütevazi, şahane de yazıyor ama paylaşmıyor bile. Kimi de her gruba linkini atıyor okuyun okuyun diye. Bazıları gönül koyuyor paylaşmıyormuşum onun bloğunu, yorumlar yazmıyormuşum. Küsenler oldu çemkirenler oldu, kırılanlar oldu, faceinden silenler oldu.
Anaaa başka bir pazar yerinde kayboldum lan sanki. Arkadaşım bak bi!!!! Ben kendi bloğumu bile hiç bir yere koyamam, utanırım sıkılırım yüzüm tutmaz bir facede bir twitterda paylaşırım o kadar. Bundan kitap olur bastırt diye yollar gösterenler oluyor. Anammm işportaya düşer kitaplarım çok hüzünlenirim, ya satılmazsa hepsini kendim alırım kıyamadığımdan.
Küçük kızımın okulunda ki kermese bişi yapmıştım (geçmiş zaman anımsamıyom kek pastadır kesin) üzerine konan etiketi görünce dellenmiştim. Lan altındaki tabak (onu da satıyorsun kekle) bile daha pahalı, içindeki malzemem emeğim diye söylenmiş, kendiminkini kıyamamış satın almıştım. "Bir daha yapmıyayım size bişi al kardeşim nah para diyeyim" de demiştim.
İşte o hesapla ben kitap falan bastıramam, bastırsam bile satamam. Size de o anlamda faydam olamaz. Benimle eğlenen bir kaç yüz kişi var faceimde, onlarla eğleniyoruz keyifli olunca paylaşımlar, yorumlar beni takip edilir kılıyor. Oysa o yorumlarla kopuyor paylaşım geyikleri benimle alakası yok. Ben öyle sağlam pazarlamacı değilim hayatım da hiç bir şey satmadım. Dükkan açsam batırırım o kadar anlamam pazarlamadan.
Avon gibi pazarlamalara çekmeye çalışmışlardı beni geçmiş yıllarda, ateş basardı her yanımı yapamam. Yok becerim, olsa dükkan sizin inanın.
Dışarıdan bakınca size farklı görünüyor olabilirim valla değil. İşin gerçeği böyle işte. Yaşımın getirdiklerinden dolayı dünyayı değiştiremem, yaşadığım kadar yaşamıyacağım, anın tadını çıkarayım, yaşdaşlarım güm güm gidiyorlar ana fikirli felsefemle yaşıyor ve eğleniyorum. O yüzden sanırım etrafıma da eğlenenler toplanıyor hepsi bu...
15 Nisan 2015 Çarşamba
Ayrı Yastıkta 30 Yıl
1985 nisan 15 bastık imzayı Şerif ile. Otuz yıl kocaman bir ömür, beraber sürüklüyoruz yaşamı. Hiç öyle romantizm yapmayacağım, kolay değil iki ayrı karakterin evlilik kurumu içinde var olmaya çabalaması çok zaman deli yorucu. Ama biz götürüyoruz gibi, kızlarımız çok şey kattı bize katmaya da devam ediyorlar tıkanıp kaldığımız yerde ittiler arızalarımızı çözmeye yardım ettiler. Gidiyor işte öyle böyle gidiyor.
Beraber yaşlanırken yastıkların değişmesine baktım her on yıla bir model yastık düşmüş :) İlk pamuk yastıkla evlendik sonra elyaf yastığa geçtik. Boyun arızaları başlayınca iki parça gibi olan enseye destek yapan elyafa geçtik. Şimdi de vosko gibi adı olan malzemeden yapılan ortopedik yastıklardayız biryastık da lafı mazi oldu. Teknoloji ilerledikçe yastıklar değişecek :)
Uzun evlilik adına ahkam keseceğim öveceğim nasihat edeceğim hiç bir şey yok. Herkesin hayatı tercihleri doğrultusunda güzel yaşanıyor, hepinizin yaşamında bir sürü şey var bizim de canımızın çektiği. Kutsamıyoruz 30 yılı hayhuyla geçiyor işte. Hayat hep beraber güzel iki kişilik yalnızlıktır evlilik. Veletlerim velet ruhlu yaşdaşlarım hep beraber yaşamaya güzelleşmeye devam edelim :)
Şerif bir daha dünyaya gelirsek birbirimizi seçmeyelim len çok sıkıcıyız olmm film olsak ilk 20dk da salon boşalır yapımcı batardı :) Yeni yastıklara sağlıkla, sevgi ve saygımızın devamı gelecek yayınlarımızda da olsun...
http://semraninsultanligi.blogspot.com.tr/2014/01/beraberligimizin-anatomisi.html anatomimizi de buradan okuyun :)
Beraber yaşlanırken yastıkların değişmesine baktım her on yıla bir model yastık düşmüş :) İlk pamuk yastıkla evlendik sonra elyaf yastığa geçtik. Boyun arızaları başlayınca iki parça gibi olan enseye destek yapan elyafa geçtik. Şimdi de vosko gibi adı olan malzemeden yapılan ortopedik yastıklardayız biryastık da lafı mazi oldu. Teknoloji ilerledikçe yastıklar değişecek :)
Uzun evlilik adına ahkam keseceğim öveceğim nasihat edeceğim hiç bir şey yok. Herkesin hayatı tercihleri doğrultusunda güzel yaşanıyor, hepinizin yaşamında bir sürü şey var bizim de canımızın çektiği. Kutsamıyoruz 30 yılı hayhuyla geçiyor işte. Hayat hep beraber güzel iki kişilik yalnızlıktır evlilik. Veletlerim velet ruhlu yaşdaşlarım hep beraber yaşamaya güzelleşmeye devam edelim :)
Şerif bir daha dünyaya gelirsek birbirimizi seçmeyelim len çok sıkıcıyız olmm film olsak ilk 20dk da salon boşalır yapımcı batardı :) Yeni yastıklara sağlıkla, sevgi ve saygımızın devamı gelecek yayınlarımızda da olsun...
http://semraninsultanligi.blogspot.com.tr/2014/01/beraberligimizin-anatomisi.html anatomimizi de buradan okuyun :)
3 Nisan 2015 Cuma
Jasmina Filmi
Her yıl yüzlerce film izliyorum emekli ve çocuklarını yuvadan uçurmuş aylağın teki olmanın hazzıyla. Çok ama çok az film iz bırakır çoğu filmi de anımsamam bile. Bazen "çöpe döker gibi film izliyorum ne anlamsız seyirciyim yav" dediğim de olmuştur kendime. Çok az filmi bloğumda yazmışımdır. Sabah kahvaltımı o gün seçtiğim filmin karşısında yaparım. Sonra da kahvemi içerim. Bu sabah ki filmim JASMİNA 2010 yapımı Bosna Hersek çıkışlıydı.
Keyifle geçtim başına az sıkılır gibi oldum duvara kazınan bisikletle kocaman gülümseyerek yuvarlandım filmin içine. Öyle izlerim zaten, içinde yaşar gibi kaybolurum olduğum zamandan filmin zamanına ışınlanırım.
Savaşın acımasızlığını naifçe vermiş. Esas başrol adamı tiyatro tadında muhteşem bir oyunculuk çıkarmış, filmin yarısından sonuna kadar gözyaşları içinde izledim. Öyle ağır melodram değil, ağdalı bir yas yok daha çok derin iç çözümlemesi, naif bir yaşam, önyargıyla yaftaladığımız yaşamların arka odaları var. Sessiz bir savaş karşıtlığı var.
En çok da bisikletin metafor olarak muhteşem kullanılışı var. Onca bisikletle ilgili şey izlemişimdir en güzeli buydu son sahnedeki bisiklet ise içinizi titretiyor.
Filmin bitişinde hemen Hırvatistan'a uçasım geldi filme plato olan o sokaklarda olmak istedim. Benim film sever zeki veletlerim o kasabayı bulup haritadan yerini bile atarlar bana.
Her çocuk annesini kaybedince yaşı kaç olursa olsun kaç yıl geçerse geçsin belki bir feribottan iner diye özlemle bekler annesini. Ve içindeki en karanlık odasıdır o bekleyiş belki bir gün biri gelir ufak bir pencere açar o koyu karanlığa.
Sinema sektörüne emeği geçenler hepiniz hepiniz yeryüzü meleklerisiniz hayatı anlamlı kılıyorsunuz. Dünyanın her yerinden bir sürü olayı gözlerinizden bizlere taşıyorsunuz, sevgi ve güzel dileklerimi gönderiyorum her film sonrası.
Filmi de izleyin http://www.imdb.com/title/tt1482161/...
Keyifle geçtim başına az sıkılır gibi oldum duvara kazınan bisikletle kocaman gülümseyerek yuvarlandım filmin içine. Öyle izlerim zaten, içinde yaşar gibi kaybolurum olduğum zamandan filmin zamanına ışınlanırım.
Savaşın acımasızlığını naifçe vermiş. Esas başrol adamı tiyatro tadında muhteşem bir oyunculuk çıkarmış, filmin yarısından sonuna kadar gözyaşları içinde izledim. Öyle ağır melodram değil, ağdalı bir yas yok daha çok derin iç çözümlemesi, naif bir yaşam, önyargıyla yaftaladığımız yaşamların arka odaları var. Sessiz bir savaş karşıtlığı var.
En çok da bisikletin metafor olarak muhteşem kullanılışı var. Onca bisikletle ilgili şey izlemişimdir en güzeli buydu son sahnedeki bisiklet ise içinizi titretiyor.
Filmin bitişinde hemen Hırvatistan'a uçasım geldi filme plato olan o sokaklarda olmak istedim. Benim film sever zeki veletlerim o kasabayı bulup haritadan yerini bile atarlar bana.
Her çocuk annesini kaybedince yaşı kaç olursa olsun kaç yıl geçerse geçsin belki bir feribottan iner diye özlemle bekler annesini. Ve içindeki en karanlık odasıdır o bekleyiş belki bir gün biri gelir ufak bir pencere açar o koyu karanlığa.
Sinema sektörüne emeği geçenler hepiniz hepiniz yeryüzü meleklerisiniz hayatı anlamlı kılıyorsunuz. Dünyanın her yerinden bir sürü olayı gözlerinizden bizlere taşıyorsunuz, sevgi ve güzel dileklerimi gönderiyorum her film sonrası.
Filmi de izleyin http://www.imdb.com/title/tt1482161/...
30 Mart 2015 Pazartesi
Genetik Her Şey Demek Değilmiş
Bu aralar bilimsel beslenme ile bir sürü şey akıyor önüme, ben de okuyup bilgilendikçe ülkemizde eksik olan halk sağlığı doktorlarının önemini anlıyorum. Beslenmede yapacağımız ufak tefek ayarların bedene katkılarına tanık oluyorum yakın çevremden. Kötü örneklere de tanığım.Azcık anlatayım size de altın günü dedikoduları kıvamında :)
Bu dedikoducu face sayesinde uzun yıllardır görmediğim baba tarafından akrabaların fotoları düştü önüme. Şok oldum lan bunlar benim akrabaysa beni kesin cami avlusundan aldılar diye, uzun uzun baktım hepsine. Oysa ortak ninemiz dedemiz hiç bir zaman kilolu olmadılar gayet de fit insanlardı. Ben kendimi babanneme benzetirim çok zaman (fit ya ondandır :P )
Genetik hiç bir şey diye düşündüm o anda. Kesinlikle beslenme beslenme beslenme hepsinin başı beslenme. Azcık da olsa yapılan spor ve iç neşesi insanı fit ve genç tutuyor.
Zararlı yiyecek ayıklanması beyaz ekmekle başladı biz de, yoksa her zaman gerçek Ege sofrası vardır kahvaltısından tüm otlara kadar. sizin meyhanede meze diye yedikleriniz bizim evde salata, yemek olarak arzı endam eder her zaman. Kızlarım İstanbul dan eve gelirken özel siparişleri büyüğün pancar küçüğün cibez ortak börülcedir istekleri balık net salata leğen boydur.
Neyse, beyaz ekmekten kepekli, tam buğdaya geçişte Şerif çok zorlandı "karton gibi bunlar (hakkatten berbattı yav) neden zorla yediriyon şeker tansiyon hastası değilim obez değilim" mır mır mır öttü durdu ama geçmiştik.
Beni şekerden büyük kızım inceden sade kahvenin tadına bak bir diyerek koparmaya başladı iki yıl önce. Her yandan da şeker karşıtı yayınlar bombardımanı başlamıştı, yavaşça ve zorlanarak bıraktım şekeri. Kesinlikle uyuşturucu gibi korkunç boyutta bir bağımlılık. Sabahları kahvaltıyı tahin pekmezle (üç lokma o da) finallerdim, onu da bıraktım. Özel balın yaptığı üç kiloya da tanık oldum kendimde ona da yallah dedim.
Hiç de kolay değil şeker ve şekerli yiyeceklerden kopmak kültürümüz çok tatlı oradan bombalanıyoruz. İki yıldır daha yeni o da Katogenik beslenmeye (yarım tür Karatay) geçtikten sonra aklıma gelmez oldu tatlı. Ve tüm çevrem sigarayı bıraktığı gibi hızla şekeri de bıraktı, kimse çayla şeker getirmiyor çay kaşıkları kalktı ortadan. Akıllı insanlarla yaşamak çok konforlu.
En şaşırdığım Şerif oldu bir sabah kahvaltı da şöyle bir şey yaşadık.
"Sen şeker atmıyomusun çayına?"
"Bıraktım ben şekeri"
"Neden bana da bırak demiyosun?"
"Ekmekle uğraştım yorucusun karışmıyom naparsan yap"
"Sen uzun yaşa ben gebereyim yooookk yaaaa"
Valla adam şırak diye bıraktı şekeri, vay manyak sigara ve ekmeği bırakmada yaşadıkları ağır antremanmış heralde. Şimdi taktı kafasına iş yerinde yediklerine ayar yapıyor ve inceden minik minik ağırlık atıyor. Yoksa onunda tüm sülalesinin maşallahı var göbek göbekler.
Yakın dostum var muhteşem spor yapıyor plates, yüzme, bisiklet, yürüme hepsi sürekli yaşamında, ama kendisi de itiraf etti beslenme ayarı yok. Ve kiloda sorun yaşıyor ayarlarını yapma niyetinde gördü ki işe yaramıyor spor tek başına. İkisi birden olmalı akıllı beslenme ve spor.
Tüm bu anlatıklarım bizden size yakın örnek olsun diyedir. Yediğiniz içtiğinize minik ayarlarla büyük farklar yaratabilirsiniz. Organik beslenme cennetindeyiz peşine düşün ve akılla besleyin bedeninizi, otların en ucuz olduğu yerde otlamak neredeyse bedava.
Ben kazık çakmıcam dünyaya, bok yoluna da ölürsem arkamdan rakı balık incesaz sofraları kurun uleyyynn. Dört kollumu taşırken de "layyyn amma yemiş" demeyin diyedir tüm uğraşım :P Şaka lan şaka sağlıkla yaşlanam diye doktor sevmeyen bünyeme kıyaklar yapıyom :)
Genetiğinizle oynayın iyi huylu GDO lu mamül olun ki, ilaç firmaları iflasa doktorlar tatile gitsinler :)
Bu dedikoducu face sayesinde uzun yıllardır görmediğim baba tarafından akrabaların fotoları düştü önüme. Şok oldum lan bunlar benim akrabaysa beni kesin cami avlusundan aldılar diye, uzun uzun baktım hepsine. Oysa ortak ninemiz dedemiz hiç bir zaman kilolu olmadılar gayet de fit insanlardı. Ben kendimi babanneme benzetirim çok zaman (fit ya ondandır :P )
Genetik hiç bir şey diye düşündüm o anda. Kesinlikle beslenme beslenme beslenme hepsinin başı beslenme. Azcık da olsa yapılan spor ve iç neşesi insanı fit ve genç tutuyor.
Zararlı yiyecek ayıklanması beyaz ekmekle başladı biz de, yoksa her zaman gerçek Ege sofrası vardır kahvaltısından tüm otlara kadar. sizin meyhanede meze diye yedikleriniz bizim evde salata, yemek olarak arzı endam eder her zaman. Kızlarım İstanbul dan eve gelirken özel siparişleri büyüğün pancar küçüğün cibez ortak börülcedir istekleri balık net salata leğen boydur.
Neyse, beyaz ekmekten kepekli, tam buğdaya geçişte Şerif çok zorlandı "karton gibi bunlar (hakkatten berbattı yav) neden zorla yediriyon şeker tansiyon hastası değilim obez değilim" mır mır mır öttü durdu ama geçmiştik.
Beni şekerden büyük kızım inceden sade kahvenin tadına bak bir diyerek koparmaya başladı iki yıl önce. Her yandan da şeker karşıtı yayınlar bombardımanı başlamıştı, yavaşça ve zorlanarak bıraktım şekeri. Kesinlikle uyuşturucu gibi korkunç boyutta bir bağımlılık. Sabahları kahvaltıyı tahin pekmezle (üç lokma o da) finallerdim, onu da bıraktım. Özel balın yaptığı üç kiloya da tanık oldum kendimde ona da yallah dedim.
Hiç de kolay değil şeker ve şekerli yiyeceklerden kopmak kültürümüz çok tatlı oradan bombalanıyoruz. İki yıldır daha yeni o da Katogenik beslenmeye (yarım tür Karatay) geçtikten sonra aklıma gelmez oldu tatlı. Ve tüm çevrem sigarayı bıraktığı gibi hızla şekeri de bıraktı, kimse çayla şeker getirmiyor çay kaşıkları kalktı ortadan. Akıllı insanlarla yaşamak çok konforlu.
En şaşırdığım Şerif oldu bir sabah kahvaltı da şöyle bir şey yaşadık.
"Sen şeker atmıyomusun çayına?"
"Bıraktım ben şekeri"
"Neden bana da bırak demiyosun?"
"Ekmekle uğraştım yorucusun karışmıyom naparsan yap"
"Sen uzun yaşa ben gebereyim yooookk yaaaa"
Valla adam şırak diye bıraktı şekeri, vay manyak sigara ve ekmeği bırakmada yaşadıkları ağır antremanmış heralde. Şimdi taktı kafasına iş yerinde yediklerine ayar yapıyor ve inceden minik minik ağırlık atıyor. Yoksa onunda tüm sülalesinin maşallahı var göbek göbekler.
Yakın dostum var muhteşem spor yapıyor plates, yüzme, bisiklet, yürüme hepsi sürekli yaşamında, ama kendisi de itiraf etti beslenme ayarı yok. Ve kiloda sorun yaşıyor ayarlarını yapma niyetinde gördü ki işe yaramıyor spor tek başına. İkisi birden olmalı akıllı beslenme ve spor.
Tüm bu anlatıklarım bizden size yakın örnek olsun diyedir. Yediğiniz içtiğinize minik ayarlarla büyük farklar yaratabilirsiniz. Organik beslenme cennetindeyiz peşine düşün ve akılla besleyin bedeninizi, otların en ucuz olduğu yerde otlamak neredeyse bedava.
Ben kazık çakmıcam dünyaya, bok yoluna da ölürsem arkamdan rakı balık incesaz sofraları kurun uleyyynn. Dört kollumu taşırken de "layyyn amma yemiş" demeyin diyedir tüm uğraşım :P Şaka lan şaka sağlıkla yaşlanam diye doktor sevmeyen bünyeme kıyaklar yapıyom :)
Genetiğinizle oynayın iyi huylu GDO lu mamül olun ki, ilaç firmaları iflasa doktorlar tatile gitsinler :)
3 Mart 2015 Salı
İnsan Diyeti
Geçen de bir yerde okudum bu sözü "insan diyeti yapın" hayatınızdan olumsuzluk saçan, negatif ruhlu, neşesiz, hep bardağın boş tarafına bakan, eğlenemiyen insanları temizleyin diyor.
2002 de annemi gönderdim o yıldan beri enfes bir elektrik süpürgesi oluşturdum. Kötü günün de yok mu? İyi günün de iki cümleyle sevincini paylaşmıyor mu? Sennn nasılsın diyerek ruhuna bakmıyor mu? Paso kendi çöpünü mü döküyor? Dünyadan bir haber ve ülke kıçın da değil mi? Hayvana doğaya insana merhametini kaybetmiş mi? Kedi köpek bebeklere bakarken gülümsemiyor mu? Mizah duygusu ölmüş, hayata milli eğitim müfettişi gibi mi bakıyo? Derin ince bir bakışı yıllarla oluşmamış mı? Hemmennn arkana bakmadan uzaklaşşş ve TEMİZLEEEEE aç süpürgeni hüppp diye çeksin.
Bir grup değişik insan acaip kahkahalı bir akşam geçirdik. Biri "uzun zamandır böyle gülmemiştim yüzüm ağrıdı gülmekten" dedi. Düşündüm de bu arkadaşın suç kendinde, hayatına çektiği karamsarlıkları o topluyor ve bundan mutlu da ama farkın da değil. Farkına varsa yavaş yavaş değişim de gelir.
Benim facebook fotolarıma bakanlar çok eğlenceli bir hayatım olduğunu sanıyorlar. Oysa normal bir hayatım var hatta fazla sessiz, filmler, kitaplar, dergiler, internetle geçiyor günlerim. Kimseye de ihtiyaç duymuyorum iyi mi kötü mü tartışılır mı umurumda da değil huzurla yaşıyorum. Sadece azıcık sokağa çıktığım da, mizah duygusu olan zeki güzel gülen insanlarla olmayı tercih ediyorum. O zaman o anların fotoları tabi ki de çok eğlenceli çıkıyor. Oradaki insanların ruhlarından kaynaklı bu.
İnsan diyeti yapın hayatınızın çöplerinden arının. Ananız kardeşiniz eşiniz bile olsa "hüoppp buraya çöp döken eşektir" deyin, sınır çekin. Eşekler güzel hayvanlardır ve böyle insan çirkinlikleri yapmazlar, hangi ata demişse yanlış demiş biz de kullanıyoz işte.
Ülkenin kaosunu, dünyanın çarpıklığını, olan olumsuzlukları değiştiremeyiz duyarlıyız sık sık sokak aktivistiyiz, ama tüm bunları ruh tipinize dönüştürüp sıkıcı kara insan olmayın lan. Sen öyle olunca ben böyle durunca ne halta yarıyo hiçççç. Sen sıkıcı ben eğlenceli algılanıyoz o kadarcık işte. Bu gezegende bir nokta bile değiliz. Bunu anladığın an hafifleyeceksin imam, pamuk, kefen üçlüsüne değinmiyom bile anladın demi?
Tercihinizi darlayıcı milli eğitim müfettişinden yana değil, sınıfın ele avuca sığmaz en fırlama öğrencisi olmaktan yana kullanın. Öğretmeye değil öğrenmeye açık olun, bizim zamanımız demeyin bi bok yoktu bizim zamanımız da AN da var herşey. Eğlenin len acık içimi kurutmayın...
Not: Öğreten adam, düz adam Sami'lik sezdim bi an kendim de, size de öyle gelmişse çekinmeyin söyleyin, ince ayar yapam ruhuma :)
2002 de annemi gönderdim o yıldan beri enfes bir elektrik süpürgesi oluşturdum. Kötü günün de yok mu? İyi günün de iki cümleyle sevincini paylaşmıyor mu? Sennn nasılsın diyerek ruhuna bakmıyor mu? Paso kendi çöpünü mü döküyor? Dünyadan bir haber ve ülke kıçın da değil mi? Hayvana doğaya insana merhametini kaybetmiş mi? Kedi köpek bebeklere bakarken gülümsemiyor mu? Mizah duygusu ölmüş, hayata milli eğitim müfettişi gibi mi bakıyo? Derin ince bir bakışı yıllarla oluşmamış mı? Hemmennn arkana bakmadan uzaklaşşş ve TEMİZLEEEEE aç süpürgeni hüppp diye çeksin.
Bir grup değişik insan acaip kahkahalı bir akşam geçirdik. Biri "uzun zamandır böyle gülmemiştim yüzüm ağrıdı gülmekten" dedi. Düşündüm de bu arkadaşın suç kendinde, hayatına çektiği karamsarlıkları o topluyor ve bundan mutlu da ama farkın da değil. Farkına varsa yavaş yavaş değişim de gelir.
Benim facebook fotolarıma bakanlar çok eğlenceli bir hayatım olduğunu sanıyorlar. Oysa normal bir hayatım var hatta fazla sessiz, filmler, kitaplar, dergiler, internetle geçiyor günlerim. Kimseye de ihtiyaç duymuyorum iyi mi kötü mü tartışılır mı umurumda da değil huzurla yaşıyorum. Sadece azıcık sokağa çıktığım da, mizah duygusu olan zeki güzel gülen insanlarla olmayı tercih ediyorum. O zaman o anların fotoları tabi ki de çok eğlenceli çıkıyor. Oradaki insanların ruhlarından kaynaklı bu.
İnsan diyeti yapın hayatınızın çöplerinden arının. Ananız kardeşiniz eşiniz bile olsa "hüoppp buraya çöp döken eşektir" deyin, sınır çekin. Eşekler güzel hayvanlardır ve böyle insan çirkinlikleri yapmazlar, hangi ata demişse yanlış demiş biz de kullanıyoz işte.
Ülkenin kaosunu, dünyanın çarpıklığını, olan olumsuzlukları değiştiremeyiz duyarlıyız sık sık sokak aktivistiyiz, ama tüm bunları ruh tipinize dönüştürüp sıkıcı kara insan olmayın lan. Sen öyle olunca ben böyle durunca ne halta yarıyo hiçççç. Sen sıkıcı ben eğlenceli algılanıyoz o kadarcık işte. Bu gezegende bir nokta bile değiliz. Bunu anladığın an hafifleyeceksin imam, pamuk, kefen üçlüsüne değinmiyom bile anladın demi?
Tercihinizi darlayıcı milli eğitim müfettişinden yana değil, sınıfın ele avuca sığmaz en fırlama öğrencisi olmaktan yana kullanın. Öğretmeye değil öğrenmeye açık olun, bizim zamanımız demeyin bi bok yoktu bizim zamanımız da AN da var herşey. Eğlenin len acık içimi kurutmayın...
Not: Öğreten adam, düz adam Sami'lik sezdim bi an kendim de, size de öyle gelmişse çekinmeyin söyleyin, ince ayar yapam ruhuma :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


