Yaşamımız boyunca ailelerimizin dışında kendimize arkadaşlarımızdan aile yaratırız. Yeni tanıştığımız bir insanla kimyamızın tutup tutmayacağı beş dakkada belli olur. Ondan sonra her konuşulan, her paylaşılan, bir süreç içerisin de birbirimizi bir yerlere koyar ruhumuz da.
Çok az kıymetli bir azınlık ailemiz olurlar, iyi gün de kötü gün de tüm içtenliğimizle paylaşırız her şeyimizi. Emek harcarız o ilişkiye, tüm duyarlılığımız, algımız, ince düşüncemiz seferber olur, dostluğun ailesi olmaya giden yolculuğumuza.
Bu yolculuğun her iki taraf da farkın da olup, aynı hassaslıkla yaklaşanları, derin dostluğa taşır finalini ve sonsuza dek ailen olurlar. Araya kilometreler, yaşam derdinden ulaşılamaz olunan zamanlar girse de, en acı en tatlı anlarında ilk onların ismi yanar telefon ekranın da.
En anlamlı sözlerle paylaşırlar sevincini hüznünü, hüzün derinse koşar gelirler, yakınlarındaysa sevince sofralar kurarlar, kutlayalım diye mesajlar atarlar. Ve sen harcadığın emeğin boşa olmadığını, onların elinle seçtiğin özenle önemsediğin, ailen olduğunu hissetmenin ömür uzatıcı hazzını yaşarsın.
Amaaaa bir de bu süreçler de yanında olmayıp, sadece "ee biz dostuz ama" diyenler oluyor. Kolpadan, içeriğinde içtenlik taşımayan, soğuk yapay zorlama sözlerle bişiler yapanlara bakakalırsın.
Benim giyotin böyle zamanlar da çıkar ortaya sessizce aradaki bağa basar ince jileti, duası da yapılır
"İyi ol mutlu ol
Arkadaşım ol
Ama ben de uzak ol" denerek sonsuza dek, geri dönüşümsüz çöpe sallanır.
Şerif çok zaman kızar bu huyuma, onun derin dostu yoktur sokulmaz o arenalara. Ama ben hayatım da derin dostlukla aile istiyorum. Yoksa hepsi arkadaşım, kimseye kötü sözüm olmaz. Herkesi çok seven, beni az sevsin, o bile anlam içerir. Herkesi derin sevmek ne lan Mevlana düzeyine ulaşamadım daha, ailem olacak üyeler inceci ruhlardan oluşsun.
Yani anlıyacağınız bu ara sağlam temizlik yaptım, iki yıldır hırpalanıp durduğum kızımın sınav savaşının sonundaki benim ruhuma, yakın olmayanlar, bir sittir olun kendi yaşamınızın çöplüğüne meraba meraba o kadarda kalalım. Ottan boktan durumlar da benimle kakara kikiri ya da iteleşenler en çok siz sittir olun.
Zaten iki tane cenazede çizmiştim ben üzerinizi, biri Yeşim'in babası diğeri Aslı'nın babası orada anlamıştım bisiklet aleminden bi bok olmadığını.
Feng Sui felsefesi derki, işine yaramayan her şeyi çıkar hayatından, sade, az, iyi hissettiklerin kalsın. Türkçesi işine yaramayanı at yenisine yer açılsın :)
Kimseye öfkeli ve küs değilim, çöptür o duygular taşıdıkça kokar. Dünya da yaşayan bir sürü güzel ince ruh var, onlara açıyorum kapılarımı, hikayeleriyle donanımlarıyla ruhlarımızı rengarenk yapsınlar. Uğraşıp durmayın kimseyi değiştiremezsiniz, sessizce topuklayın kaçın oradan. Emin olun ki gittiğiniz yolda bir sürü güzel şey var şu şehir de beş yılda yaşadığım güzellikler gibi.
Bu arada ailem olanlar sizi seviyorum hayatımda olmanızdan mutluyum. Heeee siz de dikkat edin len, bakınız delete tuşu giyotinli manyağım ben haaa :P
22 Temmuz 2013 Pazartesi
18 Temmuz 2013 Perşembe
Eğitim Sisteminin İki Ayağıma Prangası
Bu sabah 06.30 da kızlarım Bodrum'a tatile gittiler. Bu gidişleri ben de bambaşka duygu dalgalanmaları yarattı. İlk gidişleri değil bu iki kardeşin, iyi ki ikinciyi doğurmuşum dediğim, çok seyahatlere çıktılar üç yıldır. Bu seferkinin anlamı, küçük kızım için büyük bir nefes almak, özgürlüğe, genç olmaya kaçmak gibi oldu.
Büyük kızım için ise "başlarım böyle hayatın gidişatına" deyip genç olduğunu anımsama seyahati oldu sanki. İkisi de çok hırpalayıcı, dertlerini büyütüp altında ezildikleri, bir kış geçirdiler. Genç olduklarını dibine kadar anımsarlar umarım tazelenip dönerler.
İkinci yıl denedi küçük üniversiteye girişi, ilk sistem şokunu yedi, ilk geleceğine ambargo koyan sınav sisteminin manyaklığında, ruhu parçalara ayrıldı. Bu yüzden bu kış hem daha mantıklı, rahat keyifli bir dershane hayatı yaşadı beş arkadaşıyla, hem de eğitim sisteminin korkunçluğu karşısında sık sık dehşete kapıldı. Genci bol olan ülkede sistemin eleyip, çiğneyip tükürdüğü gencecik hayatlara tanık oldu.
Ben büyük kızım da yaşamamıştım, böyle bir şok edici tanıklık. O hayatı daha ufak kazıklarla yavaş yavaş öğrendi, sistemin kaosundan sanatı seçmesi, o dünyaya dalması onu korudu. Ondan öğrendiklerimle küçükten öğrendiklerim iki ayrı film, roman, maç gibi. Apayrı senaryolara izleyici oldum, ofis boy oldum, getir götür işçisi oldum, kapıcı oldum.
Küçüğün ilk sınavda istediği yeri kazanma bilgi ve zekasına sahip olduğu halde, sınav paniğinden yaşadıklarına tanık olmak, bana gönüllü hücre hapsine sebep oldu. Anne olmak bir bacağa prangadır az buçuk gider kendi hayatını yaşarsın pranganı sürükleyerek de olsa. Ama ben diğer ayağıma da kendim taktım prangayı, acı çeken üzgün kızımı bırakıp hiç bir yere gidemedim, onunla senkronize yaşadık iki seneyi.
Hiç pişman değilim, anne olduğum sürece bunu çok defa daha yapacağımdan eminim. Benim annem de bizi bırakıp hiç gitmedi kendi hayatını yaşamaya, beni yamacından ayırmadan yaptı mutlu olduklarını, sinemalara, pastahanelere, çay bahçelerine, kamyonla hafta sonları mahallecek deniz kenarlarına götürdü. Sanırım doğru olan bu diye işlendi ruhuma, o yüzden başka nasıl olunacağını bilmem ve mutlu olamam gittiğim yerlerde.
Eğitimin bize kafa atmasından önce bisiklet turlarına giderdik, kamplı olanlarına da. Hoş bu geçen zaman da dışarıdan bakınca, bisiklet alemini de duygusuz, duyarsız, paylaşımsız, ruhsuz bulur oldum. Amaçları sadece kilometre yapmaya dönüşmüş neredeyse. Bir avuç çok sevdiğim insan dışında, hiç birini bir daha görmesem özlemem. Geldiler geçtiler ömrümden. Neyse konumuza dönelim :) hala okuyonuz mu vay manyaklar, yapacak işiniz mi yok aylak bakkallar :)
Sınav bitti derin nefes almayla sonuç beklendi heyyooo enfes hayatı boyunca mutlu olacağı anlar yaşadı, heee bitti mi sandın yok anam bir raund daha çıktık mindere "acı var mı Rocky" diye replik yapmayın yav. Isırma modundan çıkmamış bir köpeklik var daha üzerim de.
Yerleştirme sıralamasın da dört kızın yaşadıklarına tanık oldum bir de, haydaaaa, amma hırpalanma amma gerilim korku filmi arkadaş. Neyse bir bir atlattılar sanırım, sıralamalarını yaptılar, bitti lan galiba derken, en son akşam kriz geçiren sonuncusunu aldım geldim gece 22 de evinden.
Hem grip, hem ağlıyor, hem sıkışmış "ama ben o okulu değil bu okulu, ama ben o bölümü değil bu bölümü istiyorum" (replik hepsin de aynı, benim kızımın sabit rotasına toplum baskısı karışmıştı, o bile manyaklaştı bi ara)
Neyse ilaç verdik, güldürdük, meyve ıhlamur bastık bünyeye. Açtık kara bulutlarını yaptık sıralamasını da o arada.
Bisikletçi şahane bir veledim de bizdeydi, o da yaşadıklarını anlattı. Büyük kızıma yüksek lisans tüyolarını aktarmaya gelmişti. Sanki erkekler daha sakin, daha sağlam yaşıyorlar bu sorunları. Erkek veletlerim kulağınıza küpe olsun, zeki ve hırslı kadınlardan hemmen kaçın hemmen aman çok yorucular çok :)
Bu sabah gidişlerinin beni etkileme sebebi, kendi hayatlarına uçup gittiler gibi oldular ikisi birden. Hem sevinç, hem inanılmaz hüzün yaşıyorum. İçimde büyük bir ferahlık var, görevini yapmış anne özgürlüğüdür bu. Hem de, "bu da gitti yeandın kızım bakam nassı becericen çocuksuz yaşamayı" diyorum kendime.
Hee sen napıcaksın tatil de derseniz, hani gezecektin mi dediniz demeyin valla, kıpırdamıcam hiç bir yere, bu duygunun hafifliğin de şu anda Kanarya adaların da gibiyim. Prangamın biri çözülmüş heyyy özgürlükkk :))
Bu eğitim sistemine küfürlerimi, hırslı çocuğu olan ailelere de "umarım çok hırpalanmazsınız" diye iyi dileklerimi gönderiyorum...
Bakacaksın
Benzemiyor giden günler geçenlere,
Dalacaksın.
Bir sevgiyi anlamak
Bir yaşam harcamaktır,
Harcayacaksın.
Özdemir ASAF
"Kızlarıma harcıyorum..."
Büyük kızım için ise "başlarım böyle hayatın gidişatına" deyip genç olduğunu anımsama seyahati oldu sanki. İkisi de çok hırpalayıcı, dertlerini büyütüp altında ezildikleri, bir kış geçirdiler. Genç olduklarını dibine kadar anımsarlar umarım tazelenip dönerler.
İkinci yıl denedi küçük üniversiteye girişi, ilk sistem şokunu yedi, ilk geleceğine ambargo koyan sınav sisteminin manyaklığında, ruhu parçalara ayrıldı. Bu yüzden bu kış hem daha mantıklı, rahat keyifli bir dershane hayatı yaşadı beş arkadaşıyla, hem de eğitim sisteminin korkunçluğu karşısında sık sık dehşete kapıldı. Genci bol olan ülkede sistemin eleyip, çiğneyip tükürdüğü gencecik hayatlara tanık oldu.
Ben büyük kızım da yaşamamıştım, böyle bir şok edici tanıklık. O hayatı daha ufak kazıklarla yavaş yavaş öğrendi, sistemin kaosundan sanatı seçmesi, o dünyaya dalması onu korudu. Ondan öğrendiklerimle küçükten öğrendiklerim iki ayrı film, roman, maç gibi. Apayrı senaryolara izleyici oldum, ofis boy oldum, getir götür işçisi oldum, kapıcı oldum.
Küçüğün ilk sınavda istediği yeri kazanma bilgi ve zekasına sahip olduğu halde, sınav paniğinden yaşadıklarına tanık olmak, bana gönüllü hücre hapsine sebep oldu. Anne olmak bir bacağa prangadır az buçuk gider kendi hayatını yaşarsın pranganı sürükleyerek de olsa. Ama ben diğer ayağıma da kendim taktım prangayı, acı çeken üzgün kızımı bırakıp hiç bir yere gidemedim, onunla senkronize yaşadık iki seneyi.
Hiç pişman değilim, anne olduğum sürece bunu çok defa daha yapacağımdan eminim. Benim annem de bizi bırakıp hiç gitmedi kendi hayatını yaşamaya, beni yamacından ayırmadan yaptı mutlu olduklarını, sinemalara, pastahanelere, çay bahçelerine, kamyonla hafta sonları mahallecek deniz kenarlarına götürdü. Sanırım doğru olan bu diye işlendi ruhuma, o yüzden başka nasıl olunacağını bilmem ve mutlu olamam gittiğim yerlerde.
Eğitimin bize kafa atmasından önce bisiklet turlarına giderdik, kamplı olanlarına da. Hoş bu geçen zaman da dışarıdan bakınca, bisiklet alemini de duygusuz, duyarsız, paylaşımsız, ruhsuz bulur oldum. Amaçları sadece kilometre yapmaya dönüşmüş neredeyse. Bir avuç çok sevdiğim insan dışında, hiç birini bir daha görmesem özlemem. Geldiler geçtiler ömrümden. Neyse konumuza dönelim :) hala okuyonuz mu vay manyaklar, yapacak işiniz mi yok aylak bakkallar :)
Sınav bitti derin nefes almayla sonuç beklendi heyyooo enfes hayatı boyunca mutlu olacağı anlar yaşadı, heee bitti mi sandın yok anam bir raund daha çıktık mindere "acı var mı Rocky" diye replik yapmayın yav. Isırma modundan çıkmamış bir köpeklik var daha üzerim de.
Yerleştirme sıralamasın da dört kızın yaşadıklarına tanık oldum bir de, haydaaaa, amma hırpalanma amma gerilim korku filmi arkadaş. Neyse bir bir atlattılar sanırım, sıralamalarını yaptılar, bitti lan galiba derken, en son akşam kriz geçiren sonuncusunu aldım geldim gece 22 de evinden.
Hem grip, hem ağlıyor, hem sıkışmış "ama ben o okulu değil bu okulu, ama ben o bölümü değil bu bölümü istiyorum" (replik hepsin de aynı, benim kızımın sabit rotasına toplum baskısı karışmıştı, o bile manyaklaştı bi ara)
Neyse ilaç verdik, güldürdük, meyve ıhlamur bastık bünyeye. Açtık kara bulutlarını yaptık sıralamasını da o arada.
Bisikletçi şahane bir veledim de bizdeydi, o da yaşadıklarını anlattı. Büyük kızıma yüksek lisans tüyolarını aktarmaya gelmişti. Sanki erkekler daha sakin, daha sağlam yaşıyorlar bu sorunları. Erkek veletlerim kulağınıza küpe olsun, zeki ve hırslı kadınlardan hemmen kaçın hemmen aman çok yorucular çok :)
Bu sabah gidişlerinin beni etkileme sebebi, kendi hayatlarına uçup gittiler gibi oldular ikisi birden. Hem sevinç, hem inanılmaz hüzün yaşıyorum. İçimde büyük bir ferahlık var, görevini yapmış anne özgürlüğüdür bu. Hem de, "bu da gitti yeandın kızım bakam nassı becericen çocuksuz yaşamayı" diyorum kendime.
Hee sen napıcaksın tatil de derseniz, hani gezecektin mi dediniz demeyin valla, kıpırdamıcam hiç bir yere, bu duygunun hafifliğin de şu anda Kanarya adaların da gibiyim. Prangamın biri çözülmüş heyyy özgürlükkk :))
Bu eğitim sistemine küfürlerimi, hırslı çocuğu olan ailelere de "umarım çok hırpalanmazsınız" diye iyi dileklerimi gönderiyorum...
Bakacaksın
Benzemiyor giden günler geçenlere,
Dalacaksın.
Bir sevgiyi anlamak
Bir yaşam harcamaktır,
Harcayacaksın.
Özdemir ASAF
"Kızlarıma harcıyorum..."
10 Temmuz 2013 Çarşamba
Arkadaş Olarak Tanışıyoruz
Yeni insanlarla tanışmayı çok severim, bir sürü hikayeleri vardır kitap, film gibidirler. Sonra muhabbetle akar ruhlarından kırıntılar, sohbet derinleşince daha büyük kırıntılarla karşılaşırsın. Denizin dibi gibidir insan ruhu da, kimi sadece karanlık ürkütücü, kimi de rengarenk balıkların cirit attığı dinlendirici belgeseller gibidir.
Anlatılanlar, trafik tabelaları gibidir o başlangıcı ya sağlam dostluğa ya da sadece tanışmışlığa götürür, orada bırakır. Sağlam dostluk yaşanmışlıklarımızdan biriktirdiklerimiz karşılık bulursa kendiliğinden oluşur yavaş yavaş derinleşir. Konuşmadan anlaşılır hale gelir, aradan upuzun zamanlar geçse bile, her bir araya gelindiğinde, daha dün ayrılmışız gibi kaldığı yerden devam eder.
Şu anda düşünün ne çok insanla tanışıyoruz, hele ben 52 yaşımdayım yarım yüzyıl uleynn anam çok göründü gözüme birden :). Yüzlerce insan hayatımıza girip çıkıyor, en derin ruhluları, birde sağlam kazık atan kötü ruhluları hiç unutulmazlar raflarına sıralarız. Kötü ruhlular, hayatta kötülük olabileceğini gösterdikleri, bizi incittikleri için unutulmazlar. Yoksa değer olarak direk çöptürler hem de geri dönüşümsüz çöp.
Arkadaşların benim hayatım da kalma sebepleri, önce kötü gün dostu, sonra da iyi gün paylaşımcısı olmalarıyla mümkündür. Gerisi ayak üstü laflamacılarıdır, izi kalmaz ruhumda, anında unuturum.
Hep beraber şu anda, hayatımıza girip çıkmış, hayatın içinde ulaşılmaz olmuş, bir zamanlar çok şey paylaştığımız insanları düşünelim, düşünce gücüyle sevgi iletelim onlara. Hayatı çekilir kılan Sanattır benim için, filmler ve edebiyattır, bir de yeni tanışacağımız insanların bir yerler de yaşıyor olmalarıdır. Yaşadığım yılları anlamlı kılan da, bir sürü yoldan geçmiş, süzülüp değerlenmiş dostlarımın varlığıdır.
Siz de bu konuda bişiler yazın diyeceğim ama, burada değil de faceden yazacaksınız eminim :))
Anlatılanlar, trafik tabelaları gibidir o başlangıcı ya sağlam dostluğa ya da sadece tanışmışlığa götürür, orada bırakır. Sağlam dostluk yaşanmışlıklarımızdan biriktirdiklerimiz karşılık bulursa kendiliğinden oluşur yavaş yavaş derinleşir. Konuşmadan anlaşılır hale gelir, aradan upuzun zamanlar geçse bile, her bir araya gelindiğinde, daha dün ayrılmışız gibi kaldığı yerden devam eder.
Şu anda düşünün ne çok insanla tanışıyoruz, hele ben 52 yaşımdayım yarım yüzyıl uleynn anam çok göründü gözüme birden :). Yüzlerce insan hayatımıza girip çıkıyor, en derin ruhluları, birde sağlam kazık atan kötü ruhluları hiç unutulmazlar raflarına sıralarız. Kötü ruhlular, hayatta kötülük olabileceğini gösterdikleri, bizi incittikleri için unutulmazlar. Yoksa değer olarak direk çöptürler hem de geri dönüşümsüz çöp.
Arkadaşların benim hayatım da kalma sebepleri, önce kötü gün dostu, sonra da iyi gün paylaşımcısı olmalarıyla mümkündür. Gerisi ayak üstü laflamacılarıdır, izi kalmaz ruhumda, anında unuturum.
Hep beraber şu anda, hayatımıza girip çıkmış, hayatın içinde ulaşılmaz olmuş, bir zamanlar çok şey paylaştığımız insanları düşünelim, düşünce gücüyle sevgi iletelim onlara. Hayatı çekilir kılan Sanattır benim için, filmler ve edebiyattır, bir de yeni tanışacağımız insanların bir yerler de yaşıyor olmalarıdır. Yaşadığım yılları anlamlı kılan da, bir sürü yoldan geçmiş, süzülüp değerlenmiş dostlarımın varlığıdır.
Siz de bu konuda bişiler yazın diyeceğim ama, burada değil de faceden yazacaksınız eminim :))
2 Temmuz 2013 Salı
Yüreklerinin Götürdüğü Yere Giden Kızlarım
Büyük kızım Mimar Sinan Üniversitesini hedef koyduğun da resim öğretmeni bir arkadaşımız "çıtayı çok yüksek koyuyor kazanamaz" demişti. "Kazanamasın, ama hiç olmazsa denemiş, hayali için çalışmış olacak" demiştim. Grafik istedi olmadı, çok zor kazanamam dediği resmi kazandı. Odasının her yerine MSÜ yazmıştı, hayalini gerçekleştirdi, uçarak gitti okumaya.
İstanbul canını çok yaktı, çok yalnızlık çekti, küçücük Manisa'dan çıkıp koca şehir de kaybolmadan yaşamak için çok didindi. Ama hiç pes etmedi, hiç isyan etmedi, hiç pişman olmadı. Kendisine hayranımdır "Amazon ormanında kahvaltı bıçağı ile yollar açtın kendine" derim her zaman.
Üniversitenin ilk yılından beri çalışıyor promosyon standları, reklam, tv dizisi, film, tiyatro oyunculukları yaptı, skeçlere oyun yazdı. Tüm bunları torpilsiz desteksiz tek başına yaptı. Şimdi kendine yeni ormanlar arıyor elinde kahvaltı bıçağıyla dalacak, yüreğinin götürdüğü yollar planlıyor sık sık, yolu açık olsun daima .
Küçük kızım geçen sene ilk sınavda panik yaşadığı için, puanı hak ettiğinin altında gelince çalışmayı bırakmıştı. Geçirdiği sıkıntılı dönem de ömrünün ilk antidepresanlarını içirdik. Çalışmadan girdiği ikinci sınav sonucunda, Ege ve 9 eylül de hayal ettiği bölüme girebilecekken "benim yapabileceğim puanla, olmam gereken yer oralar değil" diyerek gitmeyi red etti.
Çok üzüldü, üzerine gelen bir sürü insana karşı direndi. Biz ana baba da "o kadar üzülmeye değmez bir yıl daha hırpalanacaksın, git bunlar da üniversite" dedik. Bir kişi bile demedik yahu "bir daha denesin" diye. İşte bizim tırsak kuşak ile Y kuşağı na örnek oldu bak yine .
Kocaman bir yıl ana kız büyük keyif küçük üzüntülerle geçirdik . İlk sınavda aldığı çok güzel sonuçla martılar gibi uçtu günlerce. Çok büyük mutluluk yaşadım onu öyle uçarken seyretmekten . İkinci sınavlar da tarihin en zor matematik sınavıyla yıkıldılar, o yüzden sonuçlara bakmamıştı.
Dün sabah 13 de açıklanacağını okudum gazetede. Rahat olacağım son saatler diye korkudan yatağıma döndüm istediği yer olmazsa diye daraldım. Çocuklarımızın üzülmelerine engel olamayacağımız durumlarda, anne baba çok ama çok acı çekiyor. Ana baba olmanın en boktan yeridir o anlar .
Uyandırmadım onu da, ne kadar geç baksa o kadar iyi diye, saat gibi kalktı ben iki kez baktığım da açıklanmamıştı. O tekrara bastı şak açıldı sayfa, bir sürü rakam anlamam imkansız. Kalbim güm güm, nefesim durdu sanki, gözüm evladım da (beni tanıyan bilir yeminle okul umurumda değil) rengi soldu, ben aklımdan binlerce teselli sözcüğünü taramaya başladım.
Usulca kazandım dedi kendini koltuğa attı. Laynn kazandısa neden soldu, neden bayılıyo gibi attı kendini, ben yanlış mı duydum oldum bir an. Sona sarıldık bir birimize. Sona da doğru mu hata olmasın dedi, anaam olurmu öle bişiii oldum yine , bir daha tek tek baktı ve HAYALİNE GİDEN YOLUN KAPISINI TEKMEYLE AÇTI.
Sonrasın da kahvaltı hazırlarken, onun o küçücük haliyle o kadar kalabalık baskıya karşı aslanlar gibi direnişi, sisteme karşı koca bir yıl tek başına savaşması, kazanıp giden arkadaşlarına hüzünlenişi, kazanamazsam diye üzülmeleri geldi aklıma (valla şu anda da ağlıyorum). Zaferine hıçkıra hıçkıra ağladım. Ömrüm de ilk kez mutluluktan ağladım.
YÜREĞİNİZİN GÖTÜRDÜĞÜ YER DE MUTLU OLUN doğurduklarım. Bir doğurmadığım dediğim veletlerim, yüreğinizin götürdüğü yerlere gidin, savaşın bunun için, yola çıkın, dayatmalara direnin. Hayatınız sadece sizin...
İstanbul canını çok yaktı, çok yalnızlık çekti, küçücük Manisa'dan çıkıp koca şehir de kaybolmadan yaşamak için çok didindi. Ama hiç pes etmedi, hiç isyan etmedi, hiç pişman olmadı. Kendisine hayranımdır "Amazon ormanında kahvaltı bıçağı ile yollar açtın kendine" derim her zaman.
Üniversitenin ilk yılından beri çalışıyor promosyon standları, reklam, tv dizisi, film, tiyatro oyunculukları yaptı, skeçlere oyun yazdı. Tüm bunları torpilsiz desteksiz tek başına yaptı. Şimdi kendine yeni ormanlar arıyor elinde kahvaltı bıçağıyla dalacak, yüreğinin götürdüğü yollar planlıyor sık sık, yolu açık olsun daima .
Küçük kızım geçen sene ilk sınavda panik yaşadığı için, puanı hak ettiğinin altında gelince çalışmayı bırakmıştı. Geçirdiği sıkıntılı dönem de ömrünün ilk antidepresanlarını içirdik. Çalışmadan girdiği ikinci sınav sonucunda, Ege ve 9 eylül de hayal ettiği bölüme girebilecekken "benim yapabileceğim puanla, olmam gereken yer oralar değil" diyerek gitmeyi red etti.
Çok üzüldü, üzerine gelen bir sürü insana karşı direndi. Biz ana baba da "o kadar üzülmeye değmez bir yıl daha hırpalanacaksın, git bunlar da üniversite" dedik. Bir kişi bile demedik yahu "bir daha denesin" diye. İşte bizim tırsak kuşak ile Y kuşağı na örnek oldu bak yine .
Kocaman bir yıl ana kız büyük keyif küçük üzüntülerle geçirdik . İlk sınavda aldığı çok güzel sonuçla martılar gibi uçtu günlerce. Çok büyük mutluluk yaşadım onu öyle uçarken seyretmekten . İkinci sınavlar da tarihin en zor matematik sınavıyla yıkıldılar, o yüzden sonuçlara bakmamıştı.
Dün sabah 13 de açıklanacağını okudum gazetede. Rahat olacağım son saatler diye korkudan yatağıma döndüm istediği yer olmazsa diye daraldım. Çocuklarımızın üzülmelerine engel olamayacağımız durumlarda, anne baba çok ama çok acı çekiyor. Ana baba olmanın en boktan yeridir o anlar .
Uyandırmadım onu da, ne kadar geç baksa o kadar iyi diye, saat gibi kalktı ben iki kez baktığım da açıklanmamıştı. O tekrara bastı şak açıldı sayfa, bir sürü rakam anlamam imkansız. Kalbim güm güm, nefesim durdu sanki, gözüm evladım da (beni tanıyan bilir yeminle okul umurumda değil) rengi soldu, ben aklımdan binlerce teselli sözcüğünü taramaya başladım.
Usulca kazandım dedi kendini koltuğa attı. Laynn kazandısa neden soldu, neden bayılıyo gibi attı kendini, ben yanlış mı duydum oldum bir an. Sona sarıldık bir birimize. Sona da doğru mu hata olmasın dedi, anaam olurmu öle bişiii oldum yine , bir daha tek tek baktı ve HAYALİNE GİDEN YOLUN KAPISINI TEKMEYLE AÇTI.
Sonrasın da kahvaltı hazırlarken, onun o küçücük haliyle o kadar kalabalık baskıya karşı aslanlar gibi direnişi, sisteme karşı koca bir yıl tek başına savaşması, kazanıp giden arkadaşlarına hüzünlenişi, kazanamazsam diye üzülmeleri geldi aklıma (valla şu anda da ağlıyorum). Zaferine hıçkıra hıçkıra ağladım. Ömrüm de ilk kez mutluluktan ağladım.
YÜREĞİNİZİN GÖTÜRDÜĞÜ YER DE MUTLU OLUN doğurduklarım. Bir doğurmadığım dediğim veletlerim, yüreğinizin götürdüğü yerlere gidin, savaşın bunun için, yola çıkın, dayatmalara direnin. Hayatınız sadece sizin...
28 Haziran 2013 Cuma
94'lülerin Yasa Karşı Duruşları
Kızımın dostu babasını kaybetti ansızın, duyulduğu an üç arkadaş hızla gecenin bir vakti hastaneye koşturdular. Kaybın yaşandığı ana tanık olan üç kız, hayatlarında ilk kez yaşadıkları bu acılı andaki duruşlarıyla, dostlarına kol kanat gerişleriyle, hayranlığımı kazandılar.
Gecenin bir vakti, küçük kızım ilköğretim tayfasını haberdar etti, diğerleri lise tayfasını. Ertesi gün oluk oluk aktılar arkadaşlarının yanına. Hepsi kaybın aniliğinden ürkmüş, ne yapacaklarını nasıl davranacaklarını bilemeyen halleriyle, sessizce, sevgi yumağı halinde, birbirlerine sokulup saatlerce oturdular. Zaman zaman evdeki çok kalabalık artınca, oda boşalsın, sıkılıp nasıl gideceklerini bilemediklerini sanıp, "azcık dolaşıp gelin" dedim, hemen çıktılar hepsi.
Sona bir ara kapı önündeki devasa ayakkabı yığınını düzenlemeye çıktım, bir yaşlı takılıp düşmesin diye. Anaaa bir baktım merdivenlere sıralanmışlar, stadyum gibi, ara sıra yanan merdiven otomatiğin de, sessizce oturuyorlar, hiç biri gitmemiş. Acaip etkilendim çok duygulandım, kızımızı da onların yanına çıkardık, merdivenlere sıralanmış halleriyle çok acaip bir atmosfer yarattılar o anda.
Sarıp sarmaladı dostları, gözyaşını sildiler. Bir şeyler yedirmeye uğraştılar. Fısıl fısıl konuştular, onunla ağladılar koro halinde, hepsi beraber, erkek kız birlikte kasmadan kuralsızca, kendi duruşlarıyla, yasa karşı eylemdeydiler.
Cami de, mezarlık da, sonrası ev de dakika yalnız bırakmadılar. İlköğretimle lise arkadaşları tlf numaraları alıp verdiler. Birbirlerini biz gidiyoz, şuradayız diye organize ettiler. Anneleri yönlendirdiler, yiyecek çok getirmeyin, yiyecek azaldı getirin, koşup eksik giderdiler, ağlayanlara mendiller uzattılar. Acemice hepsi bulaşık yıkadılar, inanılmaz çay tüketildiğinden bardaklar fabrika bantı gibi döndüğünden sürekli yıkanması gerekti. Ben hepsini izledim gururla, yüreğime çok ama çok iyi geldiler.
Naparız acısını nasıl azaltırız diye, aralarında konuştular (gözlerim doldu şu anda yazarken bile). Birinin annesi ile lafladığım da "ben gençleri tanıyorum o yüzden Gezi Park olayları beni hiç şaşırtmadı" dedim. Kadın "beni şaşırttı gençler" dedi. Görmesini, bakmasını, onları anlamasını bilmeyenlerin, onların iç dünyasını gözlemleyemeyenlerin şaşırması normal.
Kuzenleri de muhteşemdiler, onlar ayrı bir saz grubu gibiydiler, senkronize bir tempoyla, her an her şeye koştular. Hep kuzenlerin adları seslenildi, koş oğlum şuna, koş kızım buna diye. Sevgi saygı dolu gencecik kuzen ordusu, çok güzeller, çok şanslılar kalabalık oldukları için.
Bu gençlerin yaşanan yas anında organize oluşları, küçük bir Gezidir bence. Şimdiki gençler harika diye klişeleşmiyeyim diyecem. Ama çok harikalar, çok sağlam duruşlular, çok samimi ve doğallar, öyleler yahu.
Benim kuşağım, şaşırmadan önce etrafınızı gözlemleyin, şahin gözleri edinin, bakın ne çok güzellik taşıyorlar bize, umudumuzu yeşertmemiz için...
Gecenin bir vakti, küçük kızım ilköğretim tayfasını haberdar etti, diğerleri lise tayfasını. Ertesi gün oluk oluk aktılar arkadaşlarının yanına. Hepsi kaybın aniliğinden ürkmüş, ne yapacaklarını nasıl davranacaklarını bilemeyen halleriyle, sessizce, sevgi yumağı halinde, birbirlerine sokulup saatlerce oturdular. Zaman zaman evdeki çok kalabalık artınca, oda boşalsın, sıkılıp nasıl gideceklerini bilemediklerini sanıp, "azcık dolaşıp gelin" dedim, hemen çıktılar hepsi.
Sona bir ara kapı önündeki devasa ayakkabı yığınını düzenlemeye çıktım, bir yaşlı takılıp düşmesin diye. Anaaa bir baktım merdivenlere sıralanmışlar, stadyum gibi, ara sıra yanan merdiven otomatiğin de, sessizce oturuyorlar, hiç biri gitmemiş. Acaip etkilendim çok duygulandım, kızımızı da onların yanına çıkardık, merdivenlere sıralanmış halleriyle çok acaip bir atmosfer yarattılar o anda.
Sarıp sarmaladı dostları, gözyaşını sildiler. Bir şeyler yedirmeye uğraştılar. Fısıl fısıl konuştular, onunla ağladılar koro halinde, hepsi beraber, erkek kız birlikte kasmadan kuralsızca, kendi duruşlarıyla, yasa karşı eylemdeydiler.
Cami de, mezarlık da, sonrası ev de dakika yalnız bırakmadılar. İlköğretimle lise arkadaşları tlf numaraları alıp verdiler. Birbirlerini biz gidiyoz, şuradayız diye organize ettiler. Anneleri yönlendirdiler, yiyecek çok getirmeyin, yiyecek azaldı getirin, koşup eksik giderdiler, ağlayanlara mendiller uzattılar. Acemice hepsi bulaşık yıkadılar, inanılmaz çay tüketildiğinden bardaklar fabrika bantı gibi döndüğünden sürekli yıkanması gerekti. Ben hepsini izledim gururla, yüreğime çok ama çok iyi geldiler.
Naparız acısını nasıl azaltırız diye, aralarında konuştular (gözlerim doldu şu anda yazarken bile). Birinin annesi ile lafladığım da "ben gençleri tanıyorum o yüzden Gezi Park olayları beni hiç şaşırtmadı" dedim. Kadın "beni şaşırttı gençler" dedi. Görmesini, bakmasını, onları anlamasını bilmeyenlerin, onların iç dünyasını gözlemleyemeyenlerin şaşırması normal.
Kuzenleri de muhteşemdiler, onlar ayrı bir saz grubu gibiydiler, senkronize bir tempoyla, her an her şeye koştular. Hep kuzenlerin adları seslenildi, koş oğlum şuna, koş kızım buna diye. Sevgi saygı dolu gencecik kuzen ordusu, çok güzeller, çok şanslılar kalabalık oldukları için.
Bu gençlerin yaşanan yas anında organize oluşları, küçük bir Gezidir bence. Şimdiki gençler harika diye klişeleşmiyeyim diyecem. Ama çok harikalar, çok sağlam duruşlular, çok samimi ve doğallar, öyleler yahu.
Benim kuşağım, şaşırmadan önce etrafınızı gözlemleyin, şahin gözleri edinin, bakın ne çok güzellik taşıyorlar bize, umudumuzu yeşertmemiz için...
25 Haziran 2013 Salı
Kızımın Dostunun Babası
Tam 13 yıldır yakın arkadaş çocuklarımız. Zaman zaman bir araya gelir, güler eğlenirdik. Ben sınıf anneliği yaptım İlköğretim de, o da çok ilgili bir baba olduğu sık sık okula geldiğin den sınıf babası derdik ona da şakalaşırdık . İkinci kez sınava girdi kızlarımız, gergin, kızlarımızın sistem tarafından hırpalanışına üzgün, bir yıl geçirdik hep beraber.
Cumartesi günü Ege Üniversitesin de ayrı kampüslerde girdi kızlar sınava. Aradım telefonla o kadar gerilmişler ki korkuyla açtı kadın. Biraraya geldik lafladık çıkışta gergin değilse kızlar, İkea da yemek yiyelim dedik. Güle oynaya yedik yemeklerimizi.
"Ohhh nihayet bitti, eşinin Doçentlik sınavı, kızın sınavı iki yıldır seni de yediler, Abidin bey tatilin başladı artık" demiştim gülüşmüştük. Eve dönerken kendi aramızda Şerif'le, "çok durgun görünüyordu Abidin bey, iyi mi acaba diye de konuşmuştuk". Pazar onlar Suphi Koyuncu da biz Bayraklı Mustafa Kemal'de sınava girdik. Edebiyat'a zevk için girdi kızlar sayısalcı ikisi de. Ondan gerilimsiz geçti pazarımız.
Pazartesi akşam saat 22.30 da diğer arkadaşı arayıp haber verdi "hastanedeler babası beyin kanaması geçirmiş" dediler hemen koştuk gittik. 5 saattir müdahale ediliyormuş, kalbi durmuş çalıştırmışlar. Medical hastanesine sevk ettiler ameliyata alacaklar diye, hepimiz peşinden. Sessizce gitti kocaman dev gibi adam. Kızının yanındaydım iğne yaptılar, kimse söyleyemedi zikredemedi.
Daha 19 yaşında offf çok küçük ya. Tek çocuk, babasına deli gibi aşık, baba ona tutkun. Hiç okul servisine bindirmedi, hep baba götürdü getirdi 12 yıl boyunca . "Baba daha çok erken , babam gitmez ki, beni bırakmaz , babam gitmez" sürekli bunları söyledi. Yer altımdan defalarca kaydı. Çok üzüldüm çok.
Ben kendi çekip giden Feyiz'imiz den, annemden öğrendim kayıp duygusunu. Nasıl bir çarpıcı yastır, enkazı zamanla kaldırılsa da, bıraktığı hasar onarılmazdır, çok iyi biliyorum. Gidişlerin bana öğrettiği, beni daha iyi bir insan yaptı, hayattan beklediklerim azaldı, öfkelerim geçti. İnsanlardan beklentilerim bitti, daha da kaçar oldum kavgadan, tartışmadan, sürtüşmeden.
Hayatta bir varsın, bir yoksun, her şey anlamsız. Kalp kırıp kalbiniz kırılıp, sevdiğiniz insanlardan küslük denen saçma pasif direnişlerle uzak kalmayın. O direnişin kazanımı yok, kaybı çoktur.
Sizin için önemli, onun için önemli olduğunuzun hissettirildiği, özel dostlarınızı hep koruyun, kollayın onlardan vaz geçmeyin. Sürekli sizi üzenlerden de hemen kaçın, izin vermeyin sizi üzmelerine. Hayat çok kısa, herşey anlamsız, sürtüşerek geçirmeye değmeyecek kadar da değerli ömür.
Kızımın ilk kez bu kadar yakınına düştü kayıp duygusu. Yaşayacaklar öğrenecekler henüz 19 yaşın da olsalar da. Çok daha küçücükken, ana baba kaybı yaşayanlara da ağladım ben bu gece...
Cumartesi günü Ege Üniversitesin de ayrı kampüslerde girdi kızlar sınava. Aradım telefonla o kadar gerilmişler ki korkuyla açtı kadın. Biraraya geldik lafladık çıkışta gergin değilse kızlar, İkea da yemek yiyelim dedik. Güle oynaya yedik yemeklerimizi.
"Ohhh nihayet bitti, eşinin Doçentlik sınavı, kızın sınavı iki yıldır seni de yediler, Abidin bey tatilin başladı artık" demiştim gülüşmüştük. Eve dönerken kendi aramızda Şerif'le, "çok durgun görünüyordu Abidin bey, iyi mi acaba diye de konuşmuştuk". Pazar onlar Suphi Koyuncu da biz Bayraklı Mustafa Kemal'de sınava girdik. Edebiyat'a zevk için girdi kızlar sayısalcı ikisi de. Ondan gerilimsiz geçti pazarımız.
Pazartesi akşam saat 22.30 da diğer arkadaşı arayıp haber verdi "hastanedeler babası beyin kanaması geçirmiş" dediler hemen koştuk gittik. 5 saattir müdahale ediliyormuş, kalbi durmuş çalıştırmışlar. Medical hastanesine sevk ettiler ameliyata alacaklar diye, hepimiz peşinden. Sessizce gitti kocaman dev gibi adam. Kızının yanındaydım iğne yaptılar, kimse söyleyemedi zikredemedi.
Daha 19 yaşında offf çok küçük ya. Tek çocuk, babasına deli gibi aşık, baba ona tutkun. Hiç okul servisine bindirmedi, hep baba götürdü getirdi 12 yıl boyunca . "Baba daha çok erken , babam gitmez ki, beni bırakmaz , babam gitmez" sürekli bunları söyledi. Yer altımdan defalarca kaydı. Çok üzüldüm çok.
Ben kendi çekip giden Feyiz'imiz den, annemden öğrendim kayıp duygusunu. Nasıl bir çarpıcı yastır, enkazı zamanla kaldırılsa da, bıraktığı hasar onarılmazdır, çok iyi biliyorum. Gidişlerin bana öğrettiği, beni daha iyi bir insan yaptı, hayattan beklediklerim azaldı, öfkelerim geçti. İnsanlardan beklentilerim bitti, daha da kaçar oldum kavgadan, tartışmadan, sürtüşmeden.
Hayatta bir varsın, bir yoksun, her şey anlamsız. Kalp kırıp kalbiniz kırılıp, sevdiğiniz insanlardan küslük denen saçma pasif direnişlerle uzak kalmayın. O direnişin kazanımı yok, kaybı çoktur.
Sizin için önemli, onun için önemli olduğunuzun hissettirildiği, özel dostlarınızı hep koruyun, kollayın onlardan vaz geçmeyin. Sürekli sizi üzenlerden de hemen kaçın, izin vermeyin sizi üzmelerine. Hayat çok kısa, herşey anlamsız, sürtüşerek geçirmeye değmeyecek kadar da değerli ömür.
Kızımın ilk kez bu kadar yakınına düştü kayıp duygusu. Yaşayacaklar öğrenecekler henüz 19 yaşın da olsalar da. Çok daha küçücükken, ana baba kaybı yaşayanlara da ağladım ben bu gece...
5 Haziran 2013 Çarşamba
Benim Gençlerim Benim Veletlerim
Günlerdir ülkeyi sokakta, net başın da, tv başında takipteyiz. Herkesin ortak yorumu, gençlere çok şaşırdılar onları asosyal, kendini ifade edemiyen, bencil, sanal alem gençleri olarak görüyorlar dı, çoğu yaşıtım kuşağım bunları söyleyenler. Ben her zaman gençlerden umutlu olduğumu söyledim. Ve olanlara zerre kadar şaşırmadım, gençlerin yapacaklarına ulaşacak zeka ve donanıma sahip olduklarını biliyorum, onlar teknolojiyi de kullanıp çok hızlı hareket ediyorlar, ülkem yeni öğrendi sadece.
Kızlarımın arasın da sekiz yaş var, bu kadar yıldır da, onların arkadaşları bizim evde yemiş içmiş söyleşmiştir. Hayranlıkla uzun sohbetler etmişimdir onlarla. Bir sürü şeye bakışımı değiştirmişler anlamamı sağlamışlardır.
Ben Allah'ın bir lütfu olarak, bisikletçi gençlerimin aralarındayım dört yıldır. Bisiklet sayesinde sızdım yaşamlarına. Aldılar beni hayal edemeyeceğim, bir sevgi ve saygıyla kuşattılar. Türk atasözü "bir insanı ancak yola çıktığın da tanırsın" der. Ben onlarla günlerce bisiklet tepesin de çadırlı kamplara gittim.
Ülkemin dört yanından gelmiş güzelim gençlerimle, tanışma laflama şansım oldu. Beni o yollar da o rampalar da hep koruyup kolladılar, sahiplendiler, sürüklediler, kahkahalara boğdular. "Gidemiyosun bin kamyonete" demediler "binme gel biz seni taşırız" dediler ve taşıdılar da. Ben bisikletin tepesindeyken, bir eliyle sırtımdan bilek gücüyle iterek taşıdılar (bilmeyenlere açıklamadır bu).
Hiç biri kimsenin kariyerini maaşını sormadı. Hepsi doğaya saygılı, çöpünü kendi taşıyan, hayvan sever, pırıl pırıl gençlerim. Mizah duyguları hoş görüleri inanılmaz, onlara "velet" deme nedenimdir bu yönleri. Muhteşem muzip, yaramaz, oyunbazdırlar, merhametli, duygusal, aşka, sanata hayrandırlar. Delikanlıdırlar tek kişiyi severler, aldatmazlar, dertleri "sadece sevişelim lan" değildir. Aşkla sevişsinler de zaten :)
Başlarına egolu başkan istemezler, üç beş gruplaşıp kendi pedallarını çevirirler. Kimsenin askeri olmazlar, kula kulluk onlara terstir. Ben onları çoktandır tanıyorum, siz yeni tanıdınız sadece.
Benim yaş kuşağımın çoğu, kendi yaşadıkları 12 eylül öncesin de kaldılar. Bu yüzden bu gençleri anlayacak kadar sokulmadılar onlara. Oysa şu anda suskun medyanın, ötmeye başlayan bülbülleri, siyasetçi denen sevimsizler, aynı şeyi hep bir ağızdan söylüyorlar. BUNLAR BAMBAŞKA BİR ŞEYLER.
Onların dünyalarına kabul edilmenin yolu, kendi yargılarınızı değiştirmenizden geçer. Onlardan hep bir şey bekliyorsunuz. İyi bir okula gir, iyi bir iş bul, iyi bir eş bul iki tane çocuk yap, ev araba al sona da yazlık al. Çocukların iyi okullar da okusun, boşanma sakın. Aşkı unut. Sona da öl, "mezar yerini de önceden al aman ha " diyen bile vardır. Ne gülüyonuz aynen bunları istiyor, anne babalar.
Lan tüm bunların olma anın da, bir kere bile MUTLU mu benim çocuğum dediniz mi, dert ettikleri nedeni anlamaya uğraşdınız mı? Off lan off içim şişiyo sizle kuşağım.
Geçen de sevdiğim bir veledimin annesi bana "sen de çocuklarının mutluluğunu önemseyen anneymişin öle annattı kızım " dedi. Kızımın üniversite sınavı için yorum yapıyo. Yahu benim için hangi okulda okuduğu zerre kadar önemli değil, her sabah severek gideceği işi olsun, MUTLU olsun ne iş yaparsa yapsın, inan ki umurum da değil diye anlatmaya çalıştım. Mutluluktan anladıklarımız çok farklıydı.
Ama yok abi kadın beni anlamaktan uzak, ben arkama bakmadan kaçtım, gençler sizi yanına yaklaştırmasın bile kuşağımın kuralcıları .
Aynı iktidarın istekleri alayın da, onu yapma, bunu yapma, o cız, bu kaka, hep bildirim ver, hiç geri bildirim alma. Hay kafanıza sıçayım sevimsiz kuşağım.
Güzel ülkemin aydınlık gençleri bu ülke, ana babanızdan başlayıp alayı, sizi yeni tanıdı. Göreceğimiz güzel günlerin mimarları, ben sizleri çok önceden tanımanın bahtiyarlığındayım.
Benim gençlerim benim veletlerim, laynnn bu kadar yalakalıktan sona, 80 yaşlarım da bile bisikletimi iteceksiniz ben annamam yeeaanndınızz. Elektrikli bisiklet alsam bile, arada bozuldu laaan, deyip ittirticem size test amacıyla bakam "hala beni seviyonuz" mu diye, çok şerefsiz bi yaşlı gördüm kendimi ayol :) Dört kollumun dördü de sizlerin omuzun da gideceğim eminim buna. Yaşayacağımız upuzun aydınlık günlerden sona ama :)
Foto için Cem Yatman'a tşkler..
Kızlarımın arasın da sekiz yaş var, bu kadar yıldır da, onların arkadaşları bizim evde yemiş içmiş söyleşmiştir. Hayranlıkla uzun sohbetler etmişimdir onlarla. Bir sürü şeye bakışımı değiştirmişler anlamamı sağlamışlardır.
Ben Allah'ın bir lütfu olarak, bisikletçi gençlerimin aralarındayım dört yıldır. Bisiklet sayesinde sızdım yaşamlarına. Aldılar beni hayal edemeyeceğim, bir sevgi ve saygıyla kuşattılar. Türk atasözü "bir insanı ancak yola çıktığın da tanırsın" der. Ben onlarla günlerce bisiklet tepesin de çadırlı kamplara gittim.
Ülkemin dört yanından gelmiş güzelim gençlerimle, tanışma laflama şansım oldu. Beni o yollar da o rampalar da hep koruyup kolladılar, sahiplendiler, sürüklediler, kahkahalara boğdular. "Gidemiyosun bin kamyonete" demediler "binme gel biz seni taşırız" dediler ve taşıdılar da. Ben bisikletin tepesindeyken, bir eliyle sırtımdan bilek gücüyle iterek taşıdılar (bilmeyenlere açıklamadır bu).
Hiç biri kimsenin kariyerini maaşını sormadı. Hepsi doğaya saygılı, çöpünü kendi taşıyan, hayvan sever, pırıl pırıl gençlerim. Mizah duyguları hoş görüleri inanılmaz, onlara "velet" deme nedenimdir bu yönleri. Muhteşem muzip, yaramaz, oyunbazdırlar, merhametli, duygusal, aşka, sanata hayrandırlar. Delikanlıdırlar tek kişiyi severler, aldatmazlar, dertleri "sadece sevişelim lan" değildir. Aşkla sevişsinler de zaten :)
Başlarına egolu başkan istemezler, üç beş gruplaşıp kendi pedallarını çevirirler. Kimsenin askeri olmazlar, kula kulluk onlara terstir. Ben onları çoktandır tanıyorum, siz yeni tanıdınız sadece.
Benim yaş kuşağımın çoğu, kendi yaşadıkları 12 eylül öncesin de kaldılar. Bu yüzden bu gençleri anlayacak kadar sokulmadılar onlara. Oysa şu anda suskun medyanın, ötmeye başlayan bülbülleri, siyasetçi denen sevimsizler, aynı şeyi hep bir ağızdan söylüyorlar. BUNLAR BAMBAŞKA BİR ŞEYLER.
Onların dünyalarına kabul edilmenin yolu, kendi yargılarınızı değiştirmenizden geçer. Onlardan hep bir şey bekliyorsunuz. İyi bir okula gir, iyi bir iş bul, iyi bir eş bul iki tane çocuk yap, ev araba al sona da yazlık al. Çocukların iyi okullar da okusun, boşanma sakın. Aşkı unut. Sona da öl, "mezar yerini de önceden al aman ha " diyen bile vardır. Ne gülüyonuz aynen bunları istiyor, anne babalar.
Lan tüm bunların olma anın da, bir kere bile MUTLU mu benim çocuğum dediniz mi, dert ettikleri nedeni anlamaya uğraşdınız mı? Off lan off içim şişiyo sizle kuşağım.
Geçen de sevdiğim bir veledimin annesi bana "sen de çocuklarının mutluluğunu önemseyen anneymişin öle annattı kızım " dedi. Kızımın üniversite sınavı için yorum yapıyo. Yahu benim için hangi okulda okuduğu zerre kadar önemli değil, her sabah severek gideceği işi olsun, MUTLU olsun ne iş yaparsa yapsın, inan ki umurum da değil diye anlatmaya çalıştım. Mutluluktan anladıklarımız çok farklıydı.
Ama yok abi kadın beni anlamaktan uzak, ben arkama bakmadan kaçtım, gençler sizi yanına yaklaştırmasın bile kuşağımın kuralcıları .
Aynı iktidarın istekleri alayın da, onu yapma, bunu yapma, o cız, bu kaka, hep bildirim ver, hiç geri bildirim alma. Hay kafanıza sıçayım sevimsiz kuşağım.
Güzel ülkemin aydınlık gençleri bu ülke, ana babanızdan başlayıp alayı, sizi yeni tanıdı. Göreceğimiz güzel günlerin mimarları, ben sizleri çok önceden tanımanın bahtiyarlığındayım.
Benim gençlerim benim veletlerim, laynnn bu kadar yalakalıktan sona, 80 yaşlarım da bile bisikletimi iteceksiniz ben annamam yeeaanndınızz. Elektrikli bisiklet alsam bile, arada bozuldu laaan, deyip ittirticem size test amacıyla bakam "hala beni seviyonuz" mu diye, çok şerefsiz bi yaşlı gördüm kendimi ayol :) Dört kollumun dördü de sizlerin omuzun da gideceğim eminim buna. Yaşayacağımız upuzun aydınlık günlerden sona ama :)
Foto için Cem Yatman'a tşkler..
26 Mayıs 2013 Pazar
Bedenimizi Neden Korumalıyız?
Geçen de sağlam bisiklet binen, tenis oynayan, dağlar da fink atan, bir velet ruhlumla uzunca sohbet ettik. Beni acaip sarstı kendisi hakkın da anlattıklarıyla. Hastalıklardan söz ediyorduk, "ben de şeker ve troid var, bi ara içiyodum ilaçları hepsini kestim, sporu da bıraktım işimin yoğunluğundan" dedi.
Dört aydır görmemiştim kendisini, bedeni imdat frenini çekmiş halde gelmişti bana, nasıl söylesem kırmadan incitmeden diye düşünürken bu itirafıyla dağılmıştım, nasıl bir kendin den vaz geçmedir bu.
Kalabalık da tacize uğrayan genç kız gibi allak bullak oldum. Nassı bi benzetme mi diyonuz? Öle valla öfke, kızgınlık, üzüntü, tepki, saldırma isteği, karşımdakini bi güzel dövme dürtüsünü kapsar bu duygu.
Ürkütmemek için ses tonumu bile yükseltmeden inceden "ne yapmaya çalışıyorsun hemen başla tedavine" diyebildim sadece.
O günden beri aklımdan çıkmıyor, bir şeyler yapmam lazım, sevdiğim bir insan diye düşünüyorum. İçinde bulunduğum daralmadan dolayı kendime faydam olmaz zamanlardayım.
Buraya döküyorum içimi işte. Sağlıklı olayım aman da çok yaşıyayım, dünyaya kazık çakayım insanı değilim onları ayrıca sevmem de. Şeker, troid, tansiyon gibi hastalıklardan insan ölmez. Sadece o hastalıkları tanıyıp, yüzleşip, gereklerini yerine getireceksin, o kadar hepi topu.
Diyet YAPACAKSIN hastalıkların olmasa da, yaşın 40'ı geçti mi, kendine frenler yapacaksın sık sık basmak için. Hastalık gelmişse kabullenip, kontrollerini yaptıracak, ilaçlarını alacaksın, kendin hem de başkasından beklemeden. Bir şekil de spor yapacaksın yürüyeceksin. Önüne konanın içeriğini düşünüp çöpe döker gibi yutmayacaksın, tabağın da kalsın bırak, ayıp olmaz ısrar edene "yemiyeceğim " de, daha da ısrar ederse yağlı de tuzlu de red et.
Tüm bunları kendin için değil sevdiklerin için yapmalısın. Yaşlılığın da kimseye muhtaç olmamak için, kendine saygın için, sevdiğin insanların sana bakmak zorunda kalmamaları için.
Hastaneler de gözlemledim, kendine bakan, üstü başı düzgün, iç huzurlu hastaları herkes seviyor, hizmetini severek yapıyor. Huysuz, hastalıklarını iplemeden yaşamış, bedenine hoyrat davranmışlara, saygı duyulmuyor. Ne hastaneler de ne kendi çevresin de .
Bir sanatçımızın ayağı kesilmiş şekerden üzücü bir şey, ama bir şeker hastası ayağı kesilene kadar, upuzun bir kendini harap etme süreci yaşıyor. Ve o süreç şimdi sevdiği insanlara yüke dönüşmüştür .
Sevdiğim bir akrabamı kaybettik genç sayılacak yaşın da. Ömrüne şahidim, nasıl bir saldırıp yok etti bedenini yukarıda saydığım nedenlerle hem de. Kızı devraldığı genetik mirası anlayıp, sağlığını eline aldı zımba gibi oldu bir yıl da. Son zamanlarda en mutlu olduğum "kendine öz saygı"dır.
Kendimle bu kadarcık ilgilenme sebebim, ileri yaşlarım da, kimseye yük olmamaktır. Siz sevdiğim insanlar, kendinizi sevin, ruhunuzu besleyin, bedeninizi koruyun. Hastalıklarınızı ciddiye alın, bu gün tek hapla iyileşebilecek minik rahatsızlıklar, yarın sizi çok zor durumlara götürür.
Sağlıkla, huzurla, sevgiyle yaşamak, önce kendi bedenimizden başlar. Siz onu severseniz, herkes de sizi seviyor, evren den yağıyor hepsi ...
Dört aydır görmemiştim kendisini, bedeni imdat frenini çekmiş halde gelmişti bana, nasıl söylesem kırmadan incitmeden diye düşünürken bu itirafıyla dağılmıştım, nasıl bir kendin den vaz geçmedir bu.
Kalabalık da tacize uğrayan genç kız gibi allak bullak oldum. Nassı bi benzetme mi diyonuz? Öle valla öfke, kızgınlık, üzüntü, tepki, saldırma isteği, karşımdakini bi güzel dövme dürtüsünü kapsar bu duygu.
Ürkütmemek için ses tonumu bile yükseltmeden inceden "ne yapmaya çalışıyorsun hemen başla tedavine" diyebildim sadece.
O günden beri aklımdan çıkmıyor, bir şeyler yapmam lazım, sevdiğim bir insan diye düşünüyorum. İçinde bulunduğum daralmadan dolayı kendime faydam olmaz zamanlardayım.
Buraya döküyorum içimi işte. Sağlıklı olayım aman da çok yaşıyayım, dünyaya kazık çakayım insanı değilim onları ayrıca sevmem de. Şeker, troid, tansiyon gibi hastalıklardan insan ölmez. Sadece o hastalıkları tanıyıp, yüzleşip, gereklerini yerine getireceksin, o kadar hepi topu.
Diyet YAPACAKSIN hastalıkların olmasa da, yaşın 40'ı geçti mi, kendine frenler yapacaksın sık sık basmak için. Hastalık gelmişse kabullenip, kontrollerini yaptıracak, ilaçlarını alacaksın, kendin hem de başkasından beklemeden. Bir şekil de spor yapacaksın yürüyeceksin. Önüne konanın içeriğini düşünüp çöpe döker gibi yutmayacaksın, tabağın da kalsın bırak, ayıp olmaz ısrar edene "yemiyeceğim " de, daha da ısrar ederse yağlı de tuzlu de red et.
Tüm bunları kendin için değil sevdiklerin için yapmalısın. Yaşlılığın da kimseye muhtaç olmamak için, kendine saygın için, sevdiğin insanların sana bakmak zorunda kalmamaları için.
Hastaneler de gözlemledim, kendine bakan, üstü başı düzgün, iç huzurlu hastaları herkes seviyor, hizmetini severek yapıyor. Huysuz, hastalıklarını iplemeden yaşamış, bedenine hoyrat davranmışlara, saygı duyulmuyor. Ne hastaneler de ne kendi çevresin de .
Bir sanatçımızın ayağı kesilmiş şekerden üzücü bir şey, ama bir şeker hastası ayağı kesilene kadar, upuzun bir kendini harap etme süreci yaşıyor. Ve o süreç şimdi sevdiği insanlara yüke dönüşmüştür .
Sevdiğim bir akrabamı kaybettik genç sayılacak yaşın da. Ömrüne şahidim, nasıl bir saldırıp yok etti bedenini yukarıda saydığım nedenlerle hem de. Kızı devraldığı genetik mirası anlayıp, sağlığını eline aldı zımba gibi oldu bir yıl da. Son zamanlarda en mutlu olduğum "kendine öz saygı"dır.
Kendimle bu kadarcık ilgilenme sebebim, ileri yaşlarım da, kimseye yük olmamaktır. Siz sevdiğim insanlar, kendinizi sevin, ruhunuzu besleyin, bedeninizi koruyun. Hastalıklarınızı ciddiye alın, bu gün tek hapla iyileşebilecek minik rahatsızlıklar, yarın sizi çok zor durumlara götürür.
Sağlıkla, huzurla, sevgiyle yaşamak, önce kendi bedenimizden başlar. Siz onu severseniz, herkes de sizi seviyor, evren den yağıyor hepsi ...
22 Mayıs 2013 Çarşamba
Sanatçı Fabrikatörü
İki bisikletli kırmızı ışıkta yayalarla bekliyoz, yandan yandan da bir birimize bakıyoz, tanışıyoz mu diye. Asi saçları omuzlara dökülmüş orta yaş veletlerinden bir abi, saçı bozulmasın diye gidona asmış kaskını. Dayanamadım "o kaskın yeri bence kafanız olmalı" dedim. Koca mavi gözlerini, araba farı gibi üzerime çevirdi "onun yeri orası" dedi. "Anaaaam lan benden manyak çıktı he bu" dedim içimden.
Deli deliyi görünce sopasını saklarmış anında sustum. Sonra gülerek "sizi tanıyorum ben" dedi, arka arkaya dört adımı da sıraladı, kendini tanıttı. Ben de ismini duymuştum. Ortak sevdiğimiz bisikletçiler var. Böyle tanıştık biz Süha Yıldırım'la sokakta ve bisiklet sayesin de, kimse tanıştırmadı bizi, o yüzden özel bulurum tanışmamızı bile .
Bisiklet tepesin de çok sıkıştırmışımdır "nolur bi kuple oku be Sühaaa" diye gözlerini koca koca açıp ters ters bakardı. O bakışından öğrencilerinin tırstığına eminim. Asla söylemedi şarkı. Mizah duygusu müthiştir beraber çok güleriz. Eski anı aktarımın da harikadır, anlattıklarıyla bir sürü dost tanıtmıştır. Cümlelerine eklediği duygularıyla sevdiği anne babasını dinlemişimdir, canlı dün yaşanmış gibi anlatır.
Dersine geleyim arka sıradan dinliyeyim seni diye takılırdım. Eski konser hazırlıklarını anlattı bir gün, ama kapadım o defteri de, bir daha yapmıcam demişti. Nasıl olduysa zorla bu yıl konser vermeye ikna etmişler. Konser daveti düşünce mesaj haneme çok mutlu oldum.
Süslendim püslendim, yeni babetlerim daha evden iki yüz metre gitmeden ayağımı sıyırmıştı bile, dönemedim de aksaya aksaya, koştum gittim. Sağıma Mine'yi soluma sev beni sokulganlığın da ki kedicim Esra'mı alıp ilk Halk müziği bölümünü dinledik. Biz Ege'liler sanki daha çok Sanat müziği seviyoruz, ya da ben öyleyim çok az Türkü'yü severim. Gençler müthişler sazlarını, ben çok anlamam ama, harbiden her tarafından çalarak ortalığı yıktılar.
Sanat Müziği grubu sahnedeki yerini aldı, en son Süha'yı anons ettiler, çağdaş klasik muhteşem bir kostümle resmen balerin süzülüşüyle uçarak geldi sahneye. Salon anında yıkıldı alkıştan. Arkada gençler salladılar salonu, içim gururla doldu seviyolar laaan, benim arkadaşımı dedim. Çok önemsediğim bir özelliktir, işini yaparken sevilmek.
24 kişilik koro, kıyafetleriyle duruşlarındaki cantilikle, seslerinin muhteşemliğiyle gözlerimi doldurdular, çok duygulandım. Saz heyeti her biri pırlanta, profesyonel duruşlular. Herkes her mesleği belki yapabilir ama SANATÇILAR özel insanlardır, yetenekleri Allah vergisidir.
Konseri öyle bir yönetti ki Süha, transa geçti adam, başka ruha bürünüp salonu da, seçtiği şarkılarla vecde sürükledi. Adeta bir ayin yönetti. En sevdiğim Kürdilihicazkar makamından üç şarkıyla bitirdiler, salon yıkılıyo ben de avaz avaz bağırıyom "bir daha, bir dahaaa" diye.
Geri geldiler alkış kıyamet, salon ışıklarını iyice kıstılar, sülün gibi bir kızımız geldi mikrofona. Saksafon başladı enfes bir müziğe, Süha yanaştı mikrofona (harbiden su gibi sesi var) enfes bir şarkı söylüyor, benim ağzım sonuna kadar açık dinliyoruz. Harbiden süpriz oldu bana. Defalarca bir kuple diye yalvardığım ses, sülün kızımızın vokaliyle mest ettiler beni. Ve sonra anons ettiler ki, kendi bestesiymiş. "Sen Yoksun" diye, İzmir'i de anlatan dizeleri kendi yazmış. Ayakta alkışladık tüm salon. Gurur duydum olmmm senleee vallahaa gözlerim doldu .
Ege Üniversitesi Devlet Türk Müziği Konservatuvarı Çalgı Yapım Bölümü Müzik Topluluğu Konserinde çalanlar, söyleyenler hepiniz seçilmiş insanlarsınız ve muhteşemdiniz. Bu ülke de aç kalmayı göze alıp sanatçı olmayı seçmişsiniz. Ülkemin sanatçıları maddi manevi çok yoruluyorlar sistem tarafından. Umarım şimdiye kadar yamuk giden, Kültür Politikaları düzeltilir de, sizler bize daha çok ulaşırsınız. Mutlu bir sanat hayatınız olsun, dün gece çok ama çok diledim bunu. Hepinizin emeğine sağlık yolunuz açık olsun.
Sühaaa kurtuldun çenemden, daha da sana bi kuple oku demem gare. Bisiklete binelim de, ben bulaşacak başka bişi bulurum sana. Tanışmış olmaktan ve hayatım da oluşundan mutlu olduğum insanlarımdansın Süha Yıldırım iyi ki varsın.
Dün gece salondaki kopan alkışa, sahnede gözünün içine bakan, öğrencilerine bakıp, çok zengin benim arkadaşım deyip ünvan verdim sana "SANATÇI FABRİKATÖRÜ" sün sen .
Bu güzel insanı da hayatıma iki teker taşıdı. Bisiklet sizi güzel olan her şeye taşır, binin ve sokağa çıkın ...
Deli deliyi görünce sopasını saklarmış anında sustum. Sonra gülerek "sizi tanıyorum ben" dedi, arka arkaya dört adımı da sıraladı, kendini tanıttı. Ben de ismini duymuştum. Ortak sevdiğimiz bisikletçiler var. Böyle tanıştık biz Süha Yıldırım'la sokakta ve bisiklet sayesin de, kimse tanıştırmadı bizi, o yüzden özel bulurum tanışmamızı bile .
Bisiklet tepesin de çok sıkıştırmışımdır "nolur bi kuple oku be Sühaaa" diye gözlerini koca koca açıp ters ters bakardı. O bakışından öğrencilerinin tırstığına eminim. Asla söylemedi şarkı. Mizah duygusu müthiştir beraber çok güleriz. Eski anı aktarımın da harikadır, anlattıklarıyla bir sürü dost tanıtmıştır. Cümlelerine eklediği duygularıyla sevdiği anne babasını dinlemişimdir, canlı dün yaşanmış gibi anlatır.
Dersine geleyim arka sıradan dinliyeyim seni diye takılırdım. Eski konser hazırlıklarını anlattı bir gün, ama kapadım o defteri de, bir daha yapmıcam demişti. Nasıl olduysa zorla bu yıl konser vermeye ikna etmişler. Konser daveti düşünce mesaj haneme çok mutlu oldum.
Süslendim püslendim, yeni babetlerim daha evden iki yüz metre gitmeden ayağımı sıyırmıştı bile, dönemedim de aksaya aksaya, koştum gittim. Sağıma Mine'yi soluma sev beni sokulganlığın da ki kedicim Esra'mı alıp ilk Halk müziği bölümünü dinledik. Biz Ege'liler sanki daha çok Sanat müziği seviyoruz, ya da ben öyleyim çok az Türkü'yü severim. Gençler müthişler sazlarını, ben çok anlamam ama, harbiden her tarafından çalarak ortalığı yıktılar.
Sanat Müziği grubu sahnedeki yerini aldı, en son Süha'yı anons ettiler, çağdaş klasik muhteşem bir kostümle resmen balerin süzülüşüyle uçarak geldi sahneye. Salon anında yıkıldı alkıştan. Arkada gençler salladılar salonu, içim gururla doldu seviyolar laaan, benim arkadaşımı dedim. Çok önemsediğim bir özelliktir, işini yaparken sevilmek.
24 kişilik koro, kıyafetleriyle duruşlarındaki cantilikle, seslerinin muhteşemliğiyle gözlerimi doldurdular, çok duygulandım. Saz heyeti her biri pırlanta, profesyonel duruşlular. Herkes her mesleği belki yapabilir ama SANATÇILAR özel insanlardır, yetenekleri Allah vergisidir.
Konseri öyle bir yönetti ki Süha, transa geçti adam, başka ruha bürünüp salonu da, seçtiği şarkılarla vecde sürükledi. Adeta bir ayin yönetti. En sevdiğim Kürdilihicazkar makamından üç şarkıyla bitirdiler, salon yıkılıyo ben de avaz avaz bağırıyom "bir daha, bir dahaaa" diye.
Geri geldiler alkış kıyamet, salon ışıklarını iyice kıstılar, sülün gibi bir kızımız geldi mikrofona. Saksafon başladı enfes bir müziğe, Süha yanaştı mikrofona (harbiden su gibi sesi var) enfes bir şarkı söylüyor, benim ağzım sonuna kadar açık dinliyoruz. Harbiden süpriz oldu bana. Defalarca bir kuple diye yalvardığım ses, sülün kızımızın vokaliyle mest ettiler beni. Ve sonra anons ettiler ki, kendi bestesiymiş. "Sen Yoksun" diye, İzmir'i de anlatan dizeleri kendi yazmış. Ayakta alkışladık tüm salon. Gurur duydum olmmm senleee vallahaa gözlerim doldu .
Ege Üniversitesi Devlet Türk Müziği Konservatuvarı Çalgı Yapım Bölümü Müzik Topluluğu Konserinde çalanlar, söyleyenler hepiniz seçilmiş insanlarsınız ve muhteşemdiniz. Bu ülke de aç kalmayı göze alıp sanatçı olmayı seçmişsiniz. Ülkemin sanatçıları maddi manevi çok yoruluyorlar sistem tarafından. Umarım şimdiye kadar yamuk giden, Kültür Politikaları düzeltilir de, sizler bize daha çok ulaşırsınız. Mutlu bir sanat hayatınız olsun, dün gece çok ama çok diledim bunu. Hepinizin emeğine sağlık yolunuz açık olsun.
Sühaaa kurtuldun çenemden, daha da sana bi kuple oku demem gare. Bisiklete binelim de, ben bulaşacak başka bişi bulurum sana. Tanışmış olmaktan ve hayatım da oluşundan mutlu olduğum insanlarımdansın Süha Yıldırım iyi ki varsın.
Dün gece salondaki kopan alkışa, sahnede gözünün içine bakan, öğrencilerine bakıp, çok zengin benim arkadaşım deyip ünvan verdim sana "SANATÇI FABRİKATÖRÜ" sün sen .
Bu güzel insanı da hayatıma iki teker taşıdı. Bisiklet sizi güzel olan her şeye taşır, binin ve sokağa çıkın ...
17 Mayıs 2013 Cuma
Şerefsiz Giro İzleyicisi
Az önce Giro bisiklet yarışlarını izlerken ki, kalbimin gümbür gümbür çarpması, iki dakka da adam seçip "hadi be hadi be" diye naralanışıma bakıp, uzun mesafeli tahmin sıçtığımı da görünce, kendime büyük harfle YUHHHH Semra dedim (siz demeyin çarparım he).
Şimdi ben yıllar önce iş yerimde, iki kişi dekor bölümünü oluşturmak üzere laboratuarlardan ayrılıp, yeni bölüm de aylarca yanlız çalışmıştık. Sonra 23 tane deli dana genç kız almıştık oraya, bi gün onları da anlatırım.
Emin hasta Galatasaray'lı dı, tek ben varım, maç sonaları konuşmak için delleniyo, insan girip çıksın da istemiyoz adımız çıkar muhabbet bölüm diye.
Adam sıkıldı, kıyamadım, başladım maçları izlemeye, gazeteleri okumaya, köşe kritiklerini ona satmaya. Görseniz kırk yıllık fanatik futbol severim sanki. Öyle de bir ciddiyetle ilgiliyim maçlarla . Geçmiş zaman portakallar kim di yav Hollanda mı, vay be dünya kupası da izlemiştim he, şimdi geldi aklıma.
İki yıl sona ben Kimya laboratuvarına geri döndüm, hiç yaşanmamış gibi geçti bitti o anlar. Aklıma gelmez futbol .
Giro'yu iş yerin de izleyemeyen Şerif, evde tekrarını izlerken, Caner Eler'e hayran olduğumdan, ben de sesini dinliyorum. Ne güzel anlatıyor ince ince anektotlarla, eee bi de İTALYA'yı benim taptığım ülkeyi anlatıyor. Hem dinniyor göz ucuyla da izlerken, işte bi baktım ki şerefsizin önde gideni olarak fanatik bisiklet yarışı izleyicisi olmuşum bile.
Arkadaş ne ara ezbelerdin o isimleri, nerden adamın oldu Ciancorlo, neden sevmedin, bu Giro da 4.ü etabı alan genel rekorda 40ıncı etabı alan, 41 rekorunu kırmasına az kalan Mark Cavendish'i. Yanıtım da hazır ki,"amannnn bi sürü rekoru var Mark'ın. Ciancarlo 33 yaşındamış, seneye nolur bilinmez bu etabı da, o alsa nolur. Aç gözlü adam anam yaaa.
Çok acaip bir kadınım. Az önce bunu tekrar gördüm, kendime şaşırdım kaldım, size de anlatayım istedim. Şerefsiz izleyici ödülü verseler, alır da başıma korum, farkındayım kendimin...
Şimdi ben yıllar önce iş yerimde, iki kişi dekor bölümünü oluşturmak üzere laboratuarlardan ayrılıp, yeni bölüm de aylarca yanlız çalışmıştık. Sonra 23 tane deli dana genç kız almıştık oraya, bi gün onları da anlatırım.
Emin hasta Galatasaray'lı dı, tek ben varım, maç sonaları konuşmak için delleniyo, insan girip çıksın da istemiyoz adımız çıkar muhabbet bölüm diye.
Adam sıkıldı, kıyamadım, başladım maçları izlemeye, gazeteleri okumaya, köşe kritiklerini ona satmaya. Görseniz kırk yıllık fanatik futbol severim sanki. Öyle de bir ciddiyetle ilgiliyim maçlarla . Geçmiş zaman portakallar kim di yav Hollanda mı, vay be dünya kupası da izlemiştim he, şimdi geldi aklıma.
İki yıl sona ben Kimya laboratuvarına geri döndüm, hiç yaşanmamış gibi geçti bitti o anlar. Aklıma gelmez futbol .
Giro'yu iş yerin de izleyemeyen Şerif, evde tekrarını izlerken, Caner Eler'e hayran olduğumdan, ben de sesini dinliyorum. Ne güzel anlatıyor ince ince anektotlarla, eee bi de İTALYA'yı benim taptığım ülkeyi anlatıyor. Hem dinniyor göz ucuyla da izlerken, işte bi baktım ki şerefsizin önde gideni olarak fanatik bisiklet yarışı izleyicisi olmuşum bile.
Arkadaş ne ara ezbelerdin o isimleri, nerden adamın oldu Ciancorlo, neden sevmedin, bu Giro da 4.ü etabı alan genel rekorda 40ıncı etabı alan, 41 rekorunu kırmasına az kalan Mark Cavendish'i. Yanıtım da hazır ki,"amannnn bi sürü rekoru var Mark'ın. Ciancarlo 33 yaşındamış, seneye nolur bilinmez bu etabı da, o alsa nolur. Aç gözlü adam anam yaaa.
Çok acaip bir kadınım. Az önce bunu tekrar gördüm, kendime şaşırdım kaldım, size de anlatayım istedim. Şerefsiz izleyici ödülü verseler, alır da başıma korum, farkındayım kendimin...
16 Mayıs 2013 Perşembe
Kahvaltı Mutluluk Yaratmalı
Evde hazırladığım çok çeşitli kahvaltılarla kendimi mutlandırdığım için dışarıda ki kahvaltılar beni mutlu etmez oldu. İyi bişi değil aslında mükemmeli arar oluyorsun bulmayınca huysuzlanıyosun, sağlıklı beslenmeye kafayı takınca işin ucu hepten kaçıyor.
Tam 14 çeşit dizmişim tepsiye, valla bak yumurtayı bandırdığım baharatta üç çeşittir, onu saymadım 17 ederdi o zaman :) Bu çeşitlerin hiç biri deli para değil, o yüzden görgüsüzlük olacağını sanmıyorum anlattıklarımın. Kolayca satın alıp küçük kaplara koyup tepsiye dizebileceğiniz şeyler. Çok şükür çeşit açısından cennet coğrafyadayız.
Günde iki öğün yiyorum sabah kahvaltım 11 gibi oluyor akşam yemeği yiyorum, arada kahve,maden suyu, bazen ayran , yoğurt olabiliyo. En önemli öğünün kahvaltı olduğuna inanır oldum, şifanın yediklerimizde olduğunu anlayalı ise çok oldu tüm ailemin, sevdiklerimin kafasını da ütülerim şunu ye bunu ye diyerek. Meyva tembeliyim, büyük hatam bu, az tüketiyorum ve düzen yok o konuda ben de.
Kendinize kendiniz den başka kimse yardım etmez, kalkacaksın kocaman kahvaltılarla bedenini ödüllendireceksin. Sağlıklı yaşlanmak için, şifanın yediklerinizle geldiğini düşünüyorum. Bir tür iyileşmeye gerekli ilaç gibi görüyorum kahvaltıyı.
Ben kahvaltının, yemeğin keyfini zevkini Şerif'in anneannesinden öğrendim. Rahmetle çok sık anarım kendisini, benim yemek kültürüm, sevgim, ilgim onunla başladı. Onca kronik rahatsızlıklarına rağmen, 87 yaşına kadar keyifle yaşadıysa eğer, yedikleriyle ilgisi olduğunu düşünüyorum.
Kızlarım da alıştı Ege kahvaltılarının çeşitlerine. Büyük kendi hayatın da uyguluyor öğrendiklerini. Evini toplama da usta olamasa da, mutfağı hep temiz, daima yemeği vardır. Dev kahvaltılar hazırlar kendine de sevdiklerine de.
Eksik olan, hafta için de yalnız kahvaltı yapıyorum, son süsü insandır o sofraların. Ama yoksa da yalnızsan, anın tadını çıkaracak atmosferi yaratacaksın yolu yok. Ben film seyrederim, sakin konulu seçerim, onların sesleriyle yavaş yavaş, huzurla demlenirim. Bir tür meditasyondur bu, bedene ve ruha aynı an da etkili hem de :)
""Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem
Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı.""
Demiş Cemal SÜREYA...
Tam 14 çeşit dizmişim tepsiye, valla bak yumurtayı bandırdığım baharatta üç çeşittir, onu saymadım 17 ederdi o zaman :) Bu çeşitlerin hiç biri deli para değil, o yüzden görgüsüzlük olacağını sanmıyorum anlattıklarımın. Kolayca satın alıp küçük kaplara koyup tepsiye dizebileceğiniz şeyler. Çok şükür çeşit açısından cennet coğrafyadayız.
Günde iki öğün yiyorum sabah kahvaltım 11 gibi oluyor akşam yemeği yiyorum, arada kahve,maden suyu, bazen ayran , yoğurt olabiliyo. En önemli öğünün kahvaltı olduğuna inanır oldum, şifanın yediklerimizde olduğunu anlayalı ise çok oldu tüm ailemin, sevdiklerimin kafasını da ütülerim şunu ye bunu ye diyerek. Meyva tembeliyim, büyük hatam bu, az tüketiyorum ve düzen yok o konuda ben de.
Kendinize kendiniz den başka kimse yardım etmez, kalkacaksın kocaman kahvaltılarla bedenini ödüllendireceksin. Sağlıklı yaşlanmak için, şifanın yediklerinizle geldiğini düşünüyorum. Bir tür iyileşmeye gerekli ilaç gibi görüyorum kahvaltıyı.
Ben kahvaltının, yemeğin keyfini zevkini Şerif'in anneannesinden öğrendim. Rahmetle çok sık anarım kendisini, benim yemek kültürüm, sevgim, ilgim onunla başladı. Onca kronik rahatsızlıklarına rağmen, 87 yaşına kadar keyifle yaşadıysa eğer, yedikleriyle ilgisi olduğunu düşünüyorum.
Kızlarım da alıştı Ege kahvaltılarının çeşitlerine. Büyük kendi hayatın da uyguluyor öğrendiklerini. Evini toplama da usta olamasa da, mutfağı hep temiz, daima yemeği vardır. Dev kahvaltılar hazırlar kendine de sevdiklerine de.
Eksik olan, hafta için de yalnız kahvaltı yapıyorum, son süsü insandır o sofraların. Ama yoksa da yalnızsan, anın tadını çıkaracak atmosferi yaratacaksın yolu yok. Ben film seyrederim, sakin konulu seçerim, onların sesleriyle yavaş yavaş, huzurla demlenirim. Bir tür meditasyondur bu, bedene ve ruha aynı an da etkili hem de :)
""Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem
Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı.""
Demiş Cemal SÜREYA...
12 Mayıs 2013 Pazar
Anne Gidişinin Ruh Delikleri
Yazlık kışlık aktardığım da, mutlaka o sezon eve giren kadar giysi çıkmalı derim ve ayarlar dağıtırım, eşe dosta uzağa yakına. Bana da getirir arkadaşlarım, "aha bak sana tam gelir, seversin" diye eskilerinden, dar geleninden.
Manisa da daha kolay dı dağıtmak burada sorun olsa da henüz ulaştırıyorum. Ama İzmir'e taşındıktan sonra fark ettiğim, beni çok çarpan bir şey yaşadım. Verdiğim arkadaşlarım ve eski giysilerimiz hepimiz aynı şehirdeydik. Ben Manisa'dan 47 yıl sonra ayrılınca, 20 yıllık evimizi de geçen sene satınca, attım taklayı yine. Yine; çünkü attığım taklaların sayısı çok yav.
Bir türlü veremedim aylarca, kızım da getirmişti, arkadaşım da getirdi dağıt diye, torbalar dolusu eşya öyleee bekledi beni. En sonun da anladım sebebini, kökümü söktüm ya Manisa'dan, evimiz de gitti, eski eşyalar da gidiyor deyip yedim kafayı . Düzeltmem zaman aldı. Mardin'e gönderdik şahane bir dost ihtiyacı olanlara ulaştırdı. Hallettim sanıyordum. Dün yine yaşadım aynısını "noluyo lan" dedim. Torbaları bırakırken fenalaştım, bir parçam gidiyor gibi oldum ki, paylaşmayı çok önemserim, maddi şeylere derin bağım yoktur.
Şerif anneler günü ondan sanırım büyük kaybından dedi ayıldım. Doğru ya, uzun zaman oldu ya annem gideli 11 yıl, yendim sağalttım, sanıyodum. Upuzun yıllar, anneler günün de derin hüzünlere düşmüş, çok zaman çıkamadığım aylarca debelendiğim olmuştu.
Bu gün sabahtan beri, sosyal medya paylaşımlarından içim bulandı, kimse beni kutlamasın istedim. İçim de keskin bir hüzün var, annemle beraber, dünyamın şevkati, karşılıksız sonsuza dek, sevilmesi de gitti. Ondan başka hiç kimse beni öyle sevmeyecek, sevilmiş bunu yaşamış olmak da büyük şans biliyorum. Hiç yaşıyamamışlara ayıp etmiyeyim, babamdan yaşamadım zaten bilirim o duyguyu da.
Ruhumuza açılan delikleri, yamaya yamaya yaşıyoruz işte. Bazen yama tutmuyor, uzun süre kevgir ruhla, delik deşik yaşıyoz. Sona biri yardım ediyo yamıyoz, hepimizin hayatı böle sanırım.
Belim incinik hala, çürük diş gibi ağrıyor, ruhum diş çıkaran bebek gibi mızıldanıyor, darlanıkım. İçimdeki filmin konusu, duygusaldan drama dönüyor lan, nassı bi önlem alsam bilemedim. Bu gün hüzünlüyüm kapalıyım ...
Manisa da daha kolay dı dağıtmak burada sorun olsa da henüz ulaştırıyorum. Ama İzmir'e taşındıktan sonra fark ettiğim, beni çok çarpan bir şey yaşadım. Verdiğim arkadaşlarım ve eski giysilerimiz hepimiz aynı şehirdeydik. Ben Manisa'dan 47 yıl sonra ayrılınca, 20 yıllık evimizi de geçen sene satınca, attım taklayı yine. Yine; çünkü attığım taklaların sayısı çok yav.
Bir türlü veremedim aylarca, kızım da getirmişti, arkadaşım da getirdi dağıt diye, torbalar dolusu eşya öyleee bekledi beni. En sonun da anladım sebebini, kökümü söktüm ya Manisa'dan, evimiz de gitti, eski eşyalar da gidiyor deyip yedim kafayı . Düzeltmem zaman aldı. Mardin'e gönderdik şahane bir dost ihtiyacı olanlara ulaştırdı. Hallettim sanıyordum. Dün yine yaşadım aynısını "noluyo lan" dedim. Torbaları bırakırken fenalaştım, bir parçam gidiyor gibi oldum ki, paylaşmayı çok önemserim, maddi şeylere derin bağım yoktur.
Şerif anneler günü ondan sanırım büyük kaybından dedi ayıldım. Doğru ya, uzun zaman oldu ya annem gideli 11 yıl, yendim sağalttım, sanıyodum. Upuzun yıllar, anneler günün de derin hüzünlere düşmüş, çok zaman çıkamadığım aylarca debelendiğim olmuştu.
Bu gün sabahtan beri, sosyal medya paylaşımlarından içim bulandı, kimse beni kutlamasın istedim. İçim de keskin bir hüzün var, annemle beraber, dünyamın şevkati, karşılıksız sonsuza dek, sevilmesi de gitti. Ondan başka hiç kimse beni öyle sevmeyecek, sevilmiş bunu yaşamış olmak da büyük şans biliyorum. Hiç yaşıyamamışlara ayıp etmiyeyim, babamdan yaşamadım zaten bilirim o duyguyu da.
Ruhumuza açılan delikleri, yamaya yamaya yaşıyoruz işte. Bazen yama tutmuyor, uzun süre kevgir ruhla, delik deşik yaşıyoz. Sona biri yardım ediyo yamıyoz, hepimizin hayatı böle sanırım.
Belim incinik hala, çürük diş gibi ağrıyor, ruhum diş çıkaran bebek gibi mızıldanıyor, darlanıkım. İçimdeki filmin konusu, duygusaldan drama dönüyor lan, nassı bi önlem alsam bilemedim. Bu gün hüzünlüyüm kapalıyım ...
9 Mayıs 2013 Perşembe
Nazara İnanırmısınız ?
Ben inanırım, şakkadak deviren gözlere şahit olmuşluğum var. Siz siz olun içten gelerek iltifat ettiğiniz de bir Maşallah'ı esirgemeyin. Mavi yüzük taşırım hep, bu yaşlı halim de bile, siz de mavi bişi taşıyın işte önlemdir :)
Bu gün dizim için doktorun önerdiği platese gitmek için evden çıkıyom. Alt kat komşula şakalaşıyoz "ayol spor yapa yapa ölücem" diye de kendimle dalga geçerek, bahçe kapısını açtım. Kaldırım da ki 80 lik beyefendi bana yol verdi (bu semtte en sevdiğim şeydir bu, insanlar henüz bir birine gülümsüyor, tanışmasanız da) hem gülümsedi hem de "ne güzel bir şey yapıyorsunuz kıskanılacak bir şey yaptığınız" dedi. Ben de gülerek "kıskanmayın sahil orada, yürüyün sizin de sporunuz olur" dedim."Matmazel sizin gibi 36 beden olmamız çok zor" dedi. (Ba baba ince iltifata bak "matmazel" diyo benim gibi 52 liğe, vay piçus) :)
Anaaaam abi coştu, hemmen hızlandım "iyi günnerrr" derken, Kuaförün önündeki tatlı kadınlarla, birbirimize öpücükler gönderip, hızla toz oldum.
Azcık daha dikkat etmeye başladım bu aralar yediklerime, güneş de metabolizmayı hızlandırıyor tabi, bir kilocuk vermeyi zorla başardım (yaşlanmanın bok tarafı bu he yavaşlayan metabolizma). Pantolonları kurtardım en çok buna sevindim :) Kendime aferin len dedim (bak bu da kendine nazardır he).
Başladık spora arkadaş, tüm kış normal olan plates hocası da "yaz geliyo bikini giyecez" diye salonu delirtiyo, bastı hareketleri tempoyu arttırdı iyice. Yahu salonun en genci neredeyse benim, "laynn hepiniz mi bikini gazına geliyosunuz" diye düşünüyorum ama, onlar yapınca mecburen epey bi haraketten kaytarsam da, utandığımdan yaptım çoğunu. Sonlara doğru belime bişi oldu, hafif ağrımaya başladı önemsemedim.
Spor salonundan bi arkadaş ameliyat olmuş, ona geçmiş olsuna gittik. Orada çoğalmaya başladı eğilirsem çok ağrıyor.Anne babası ile tanıştım şahane insanlar keyiften anlamadım belimi unuttum. Eve dönerken anladım ki, eğilemiyorum, çömelerek alıyorum yerden bişileri, o hale geldim üç saatte.
Yahu 80 lik abi naaptın, ne göz varmış sen de, devirdin geçtin beni, mavi di laaan gözleri bi de, rahmetli annem derdi zaten "mavi gözün nazarı sert olur" diye. Kaskatı belle uzanıyom şimdi, du bi nazar duası okuyam kendime. Valla mavi yüzükler de koruyamadı he.
Siz siz olun nazara inanın, içinde kıskançlık barındıran duygunun, size akışıdır nazar dediğimiz. Her zaman güzel şeyler düşünün, içinizden akan her duygu güzel olur o zaman. Kim bilir sizler de ne nazar öyküleri vardır anlatmazsınız ki, anlatın yav :))
Bu gün dizim için doktorun önerdiği platese gitmek için evden çıkıyom. Alt kat komşula şakalaşıyoz "ayol spor yapa yapa ölücem" diye de kendimle dalga geçerek, bahçe kapısını açtım. Kaldırım da ki 80 lik beyefendi bana yol verdi (bu semtte en sevdiğim şeydir bu, insanlar henüz bir birine gülümsüyor, tanışmasanız da) hem gülümsedi hem de "ne güzel bir şey yapıyorsunuz kıskanılacak bir şey yaptığınız" dedi. Ben de gülerek "kıskanmayın sahil orada, yürüyün sizin de sporunuz olur" dedim."Matmazel sizin gibi 36 beden olmamız çok zor" dedi. (Ba baba ince iltifata bak "matmazel" diyo benim gibi 52 liğe, vay piçus) :)
Anaaaam abi coştu, hemmen hızlandım "iyi günnerrr" derken, Kuaförün önündeki tatlı kadınlarla, birbirimize öpücükler gönderip, hızla toz oldum.
Azcık daha dikkat etmeye başladım bu aralar yediklerime, güneş de metabolizmayı hızlandırıyor tabi, bir kilocuk vermeyi zorla başardım (yaşlanmanın bok tarafı bu he yavaşlayan metabolizma). Pantolonları kurtardım en çok buna sevindim :) Kendime aferin len dedim (bak bu da kendine nazardır he).
Başladık spora arkadaş, tüm kış normal olan plates hocası da "yaz geliyo bikini giyecez" diye salonu delirtiyo, bastı hareketleri tempoyu arttırdı iyice. Yahu salonun en genci neredeyse benim, "laynn hepiniz mi bikini gazına geliyosunuz" diye düşünüyorum ama, onlar yapınca mecburen epey bi haraketten kaytarsam da, utandığımdan yaptım çoğunu. Sonlara doğru belime bişi oldu, hafif ağrımaya başladı önemsemedim.
Spor salonundan bi arkadaş ameliyat olmuş, ona geçmiş olsuna gittik. Orada çoğalmaya başladı eğilirsem çok ağrıyor.Anne babası ile tanıştım şahane insanlar keyiften anlamadım belimi unuttum. Eve dönerken anladım ki, eğilemiyorum, çömelerek alıyorum yerden bişileri, o hale geldim üç saatte.
Yahu 80 lik abi naaptın, ne göz varmış sen de, devirdin geçtin beni, mavi di laaan gözleri bi de, rahmetli annem derdi zaten "mavi gözün nazarı sert olur" diye. Kaskatı belle uzanıyom şimdi, du bi nazar duası okuyam kendime. Valla mavi yüzükler de koruyamadı he.
Siz siz olun nazara inanın, içinde kıskançlık barındıran duygunun, size akışıdır nazar dediğimiz. Her zaman güzel şeyler düşünün, içinizden akan her duygu güzel olur o zaman. Kim bilir sizler de ne nazar öyküleri vardır anlatmazsınız ki, anlatın yav :))
7 Mayıs 2013 Salı
Teselli Etmek
Teselli etmenin ustası olmak, kendi acın da tatilsiz çalışan çırak olmaktan geçer. Kendi acılarını gömen, acısından kaçan, acısını başkalarına yıkan insan, kimseyi teselli edemez.
Onların bir de tesellisi vardır ki evlerden ırak, bir grup köşe başı ergeninin "ne bakıyon koç" nidasından sona, sebepsiz sağlam dayak yemek gibidir (onlar bu duyguyu da bilmez).
Önce sert bir sesle azarlar gibi nasihatleri sıralar, sona seni suçlar, sen de şöle yapmadın, böle yapmalısın diye kafa göz dalar. Lannn noluyooo diye aptallaşır anında susarsın. O ise seni teselli ettim, başardım sanıp, zafer turu olarak, son sert nasihatleriyle, senin kalan son naif yerlerini de tekmeler.
Ben hala zaman zaman, yeni tanıştıklarımdan birine, sağlam lan bu diye test edip, azcık teselli isteyen bir şeyimi anlatırım. Arkadaş rakip takımın türübünün de takımıma slogan atmışım gibi bir saldırıya uğrarım. O sağlam beni, sağlam hırpalar şaşkın kalakalırım. Hala beni şaşırta biliyolar valla teselli de sınır tanımayanlar.
Beni hayatım boyunca şöyle şefkati bol tarafından kimse teselli edemedi, sanırım bu biraz da babasız büyümem den kaynaklı, bağra basılıp sevilmemem ile oluşmuş uçurumla alakalıdır. Çözmeye uğraştığım yerlerimden biridir o mecra da.
Annem üç problemli oğlunu teselli ederken (başka kimsemiz olmadığından mecburiyetten) ustalaşmıştı. Ama sıra bana geldiğin de yorgun olurdu, bıkmıştı hayatından öfkeliydi, teselli edecek hali kalmamış olur du, (şimdiler de onu daha iyi anlıyorum). Bana bağırır dı "her şeyi dert ediyosun, ota boka ağlıyosun alış abilerinin huylarına" derdi.
Laynn küçücük kızım, bi öp sev bağrına bas, benim ruhumu koru demi. Bak şu anda anladım orası da arızalımış laaan benim. Hay anasını satiim 61 model araba gibi oldum yav ,oramı tamir ediyom, başka bi yerimden arızam çıkıyo.
Hayat beni annem kadar hırpalamadığından, stajı da annem de gördüğümden, kendimdeki uçurumlara düşe çıka, teselli etmenin konsomatrisi olduğumu zannediyorum. Söyleyenlerin yalancısıyım "bana çok iyi geliyorsun" derler.
Ama geçen yıl eğitim sisteminin hırpaladığı küçük kızımı teselli edemediğim zaman duvara tosladım. Teselli edilemez bir acı çekti, elimden geleni yaptım ama ne kadar başarılı oldum acaba? İki yıldır tüm enerjimi ona harcıyorum kimseleri teselli edecek gücüm kalmamış haldeyim.
Büyük kızımız bu günler de, hayatının kırılmış fay hattında yaşadığı orta ölçekli sarsıntılarla çatlak patlak ruhun da sağlam fırtınalar yaşıyor. Küçüğü bırakıp gidemiyorum, o da gelmiyor. İki gündür kimsenin görmediği anlar da, (şov yaparak ağlamam beni görün diye akmaz benim göz yaşlarım hiç sessiz akar), zırıl zırıl ağlıyorum onun için de bulunduğu ruh hali içimi dağlıyor (bak yine gözlerim doldu).
Çocuklarımızı koruyamayacağımız acılar yaşayacaklar, kendi hayatların da her şey olacak, acı da neşe de aşk da. Ama ACIYA İZLEYİCİ OLMAK en içimi yakan seyrediştir. Fiziksel acılar için de gitti annem, onu izlerken çaresizliğimden oynayan taşlarım, beş yıl oturtulamadı yerine, ne kadar oturduğu da meçhul. Ona yakın bir izleyiciyim şu anda da içim dışım acıyor kızımla beraber, uzak olmak da ayrı hüzünlüyor.
Beni geçecek falan diye teselli etmeyin sakın, sessiz kalın daha iyi, geçecek zaman gerekli sadece bunu ben biliyorum, kızım da staj da işte, o da öğreniyor.
Sizin her ustalaştım dediğiniz yer de, acı başka piç ruhla, karşınıza çıkacak, yaşadığımız sürece bitmeyecek bu çatışma, sizi yenerse yaşamınızın tadını söker alır elinizden. Sakın yenilmeyelim keyif, aşk, yeni insanlar, yeni yaşamlar var bizi bekleyen, pes etmeyelim hep beraber devam...
Not: Bu yazının fonuna Oran babadan "bir teselli ver" yakışır demeyin sakın hırpalarım. Derin şeyler anlattım laaan, anlatamadım belki de ...
Onların bir de tesellisi vardır ki evlerden ırak, bir grup köşe başı ergeninin "ne bakıyon koç" nidasından sona, sebepsiz sağlam dayak yemek gibidir (onlar bu duyguyu da bilmez).
Önce sert bir sesle azarlar gibi nasihatleri sıralar, sona seni suçlar, sen de şöle yapmadın, böle yapmalısın diye kafa göz dalar. Lannn noluyooo diye aptallaşır anında susarsın. O ise seni teselli ettim, başardım sanıp, zafer turu olarak, son sert nasihatleriyle, senin kalan son naif yerlerini de tekmeler.
Ben hala zaman zaman, yeni tanıştıklarımdan birine, sağlam lan bu diye test edip, azcık teselli isteyen bir şeyimi anlatırım. Arkadaş rakip takımın türübünün de takımıma slogan atmışım gibi bir saldırıya uğrarım. O sağlam beni, sağlam hırpalar şaşkın kalakalırım. Hala beni şaşırta biliyolar valla teselli de sınır tanımayanlar.
Beni hayatım boyunca şöyle şefkati bol tarafından kimse teselli edemedi, sanırım bu biraz da babasız büyümem den kaynaklı, bağra basılıp sevilmemem ile oluşmuş uçurumla alakalıdır. Çözmeye uğraştığım yerlerimden biridir o mecra da.
Annem üç problemli oğlunu teselli ederken (başka kimsemiz olmadığından mecburiyetten) ustalaşmıştı. Ama sıra bana geldiğin de yorgun olurdu, bıkmıştı hayatından öfkeliydi, teselli edecek hali kalmamış olur du, (şimdiler de onu daha iyi anlıyorum). Bana bağırır dı "her şeyi dert ediyosun, ota boka ağlıyosun alış abilerinin huylarına" derdi.
Laynn küçücük kızım, bi öp sev bağrına bas, benim ruhumu koru demi. Bak şu anda anladım orası da arızalımış laaan benim. Hay anasını satiim 61 model araba gibi oldum yav ,oramı tamir ediyom, başka bi yerimden arızam çıkıyo.
Hayat beni annem kadar hırpalamadığından, stajı da annem de gördüğümden, kendimdeki uçurumlara düşe çıka, teselli etmenin konsomatrisi olduğumu zannediyorum. Söyleyenlerin yalancısıyım "bana çok iyi geliyorsun" derler.
Ama geçen yıl eğitim sisteminin hırpaladığı küçük kızımı teselli edemediğim zaman duvara tosladım. Teselli edilemez bir acı çekti, elimden geleni yaptım ama ne kadar başarılı oldum acaba? İki yıldır tüm enerjimi ona harcıyorum kimseleri teselli edecek gücüm kalmamış haldeyim.
Büyük kızımız bu günler de, hayatının kırılmış fay hattında yaşadığı orta ölçekli sarsıntılarla çatlak patlak ruhun da sağlam fırtınalar yaşıyor. Küçüğü bırakıp gidemiyorum, o da gelmiyor. İki gündür kimsenin görmediği anlar da, (şov yaparak ağlamam beni görün diye akmaz benim göz yaşlarım hiç sessiz akar), zırıl zırıl ağlıyorum onun için de bulunduğu ruh hali içimi dağlıyor (bak yine gözlerim doldu).
Çocuklarımızı koruyamayacağımız acılar yaşayacaklar, kendi hayatların da her şey olacak, acı da neşe de aşk da. Ama ACIYA İZLEYİCİ OLMAK en içimi yakan seyrediştir. Fiziksel acılar için de gitti annem, onu izlerken çaresizliğimden oynayan taşlarım, beş yıl oturtulamadı yerine, ne kadar oturduğu da meçhul. Ona yakın bir izleyiciyim şu anda da içim dışım acıyor kızımla beraber, uzak olmak da ayrı hüzünlüyor.
Beni geçecek falan diye teselli etmeyin sakın, sessiz kalın daha iyi, geçecek zaman gerekli sadece bunu ben biliyorum, kızım da staj da işte, o da öğreniyor.
Sizin her ustalaştım dediğiniz yer de, acı başka piç ruhla, karşınıza çıkacak, yaşadığımız sürece bitmeyecek bu çatışma, sizi yenerse yaşamınızın tadını söker alır elinizden. Sakın yenilmeyelim keyif, aşk, yeni insanlar, yeni yaşamlar var bizi bekleyen, pes etmeyelim hep beraber devam...
Not: Bu yazının fonuna Oran babadan "bir teselli ver" yakışır demeyin sakın hırpalarım. Derin şeyler anlattım laaan, anlatamadım belki de ...
30 Nisan 2013 Salı
Kategorizeci Tipler
Beni tanıyanlar bilirler, kadın olduğumu unutmayarak, (keşke onu da unuta bilsem, bu ülkede imkansız bu, yaşlanınca kurtulucam sanmıştım, öyle değilmiş anladım artık) hızlı ilişki kurarım. İsim hafızam vardır acık, bu da işi kolaylaştırır. Çok severim yeni insan tanımayı, yeni film, yeni kitap gibidirler benim için.
Sonra bakarım kafaya uygun mu diye, uygun olan kopmaz zaten, sen aramasan da, o seni arar sorar, sızar yaşadığın anlara usulca. Uygun olmayan bencilleri, kara ruhluları, ölüm ve ölü severleri, iflah olmaz olumsuz düşünce üretenleri, ya sessizce olmadı yüksek sesle "yürü git hayatımdan" derim. Çok kez Şerif şaşar hala bana, onun tarzı değildir tüm bunlar.
Spor salonunda da sürdü bu normal olarak. Aldım bazılarını çay içmek için balıkçı barınağına gittik . Daha giderken demiş "ay ben hiç bilmiyorum buraları sosyete mekanlara takıldığımdan" lan iyi ki ben yoktum dediğin de, yoksa son yıllarımın, en azılı oymasını yapmıştım .
Az sona bi muhabbet anlattı, direk ispiyon karalama kışkırtma var olay da, donduk kaldık. Bastım fırçayı "bu nasıl bir dünya görüşüdür yav "diye, ama umurun da değil. Üçüncü bombasını patlattı "sen de balıkçılarla falan samimi olmuşsun buraya sık geliyorsun heralde " dedi.
Laynnn iki balıkçıya selam verdim, servis eden arkadaşla da şakalaştık, hepsi bu, sanki masa masa gezip konsomasyona çıktım haaaa. "He sık gelirim mekan benden sorulur" dedim.
Direk mendil salladım o arkadaşa hayatımdan, gittiği yerde mutlu olsun, ben den uzak olsun.
Başka biri de, varoş yaşayanı cahil, kaba, sorunlu aileler, sorunlu çocuklar, diye bahsetti yaşamın da zorunlu bulunanlardan. Düşündüm, ben de öyle bir ortam da büyüdüm, kaba değildi yalnız kimse bizim mahalle de. Şehrin ortasın da, yer evlerinin olduğu bir sokakta büyüdüm ben. Herkes aynı şeye sahipti, aramız da büyük uçurumlar yoktu . Üniversite mezunu bi kişi vardı, Hatçablanın kardeşi Hasan abi bi o. Sona okudu gençler hep. Bizi de öyle algılayanlar olmuşmuydu ki, hiç hissetmedim ömrümce .
Onları kategorize etmemelisin, yaşamlarında bir farkındalık oluşturabilecek gücün varsa, onu kullanmalısın. Öğretmenler, en çok onlar bir çocuğun hayatını değiştirir. Ben bu gün olduğum akla onların önderliğin de geldim, hepsine yaşadığım sürece minnettar olacağım.
Bisikletin en güzel yanı budur, aylarca bi dünya etkinlikte birlikte olduğumuz arkadaşlarımızın, kariyerlerini, mesleklerini, maddi durumlarını, dinini, bilmeyiz sormayız da . Zengin olan da ucubik paralar ödediği bisikleri gözümüze sokmaz, almaz bile, (var mı lan aranız da, benim bisiklet şu kadar diyen? Duyarsam şerrimden korkun :) )
Ben zaten oldum olası soru sorarak beni tanımaya çalışana gıcık olmuşumdur, ev teyzeleri yapar bunu en çok. Tanışırsın ilk sorusu çalışıyon mu? Nerede? Evin var mı? Emeklimisin? Maaş ne kadar alıyon? Üç soru sona deliriyom, kibarca ama bok gibi bi sesle " ne çok soru sordun yahu sen, koca bulcaksan evliyim ben" diyip kadını şoka sokuyom bi daha sormuyo artık bişi :))
Benim kuşağıma işaret parmağımı sallıyarak söylüyorum. Hayatın hırpaladığı, sistemin her gün düzdüğü gençlere çok soru sormayın. Bizim zamanımız da diye başlayan cümleler kuran insanları ben sevmiyorum düşün, onlar nefret ederler.Malınızı, bileziklerinizi şıngırdatarak anlatmayın, evde bi boka yaramayan kocanızı, matah birimiş gibi bize övmeyin. Sizin gelin, sizin damat bizi ilgilendirmiyor. Bitirilen okullarla adam olunmuyor. Siz bunları yaptıkça, ben de size laf kakalama doktoraları yapmaya devam edicem.
Benim veletlerime söylüyorum
bunları yapan insanlara, ben dahil (yaparsam yani) çemkirin, "orada durrr" deyin, size öğüt verene "ben de öğüt çok, du bak bi tane size de verem" deyin. Olmadı "bizim bi Semra Abla var" deyin benim ağzımdan repliklerle, sıçın sıvayın :)))
Hepinize birden söylüyorum, insanları kategorize etmeyin, sevdiklerinizi yanınıza alın, sevmediklerinizi hayatınızdan uzağa atın, ama YARGILAMAYIN ...
Sonra bakarım kafaya uygun mu diye, uygun olan kopmaz zaten, sen aramasan da, o seni arar sorar, sızar yaşadığın anlara usulca. Uygun olmayan bencilleri, kara ruhluları, ölüm ve ölü severleri, iflah olmaz olumsuz düşünce üretenleri, ya sessizce olmadı yüksek sesle "yürü git hayatımdan" derim. Çok kez Şerif şaşar hala bana, onun tarzı değildir tüm bunlar.
Spor salonunda da sürdü bu normal olarak. Aldım bazılarını çay içmek için balıkçı barınağına gittik . Daha giderken demiş "ay ben hiç bilmiyorum buraları sosyete mekanlara takıldığımdan" lan iyi ki ben yoktum dediğin de, yoksa son yıllarımın, en azılı oymasını yapmıştım .
Az sona bi muhabbet anlattı, direk ispiyon karalama kışkırtma var olay da, donduk kaldık. Bastım fırçayı "bu nasıl bir dünya görüşüdür yav "diye, ama umurun da değil. Üçüncü bombasını patlattı "sen de balıkçılarla falan samimi olmuşsun buraya sık geliyorsun heralde " dedi.
Laynnn iki balıkçıya selam verdim, servis eden arkadaşla da şakalaştık, hepsi bu, sanki masa masa gezip konsomasyona çıktım haaaa. "He sık gelirim mekan benden sorulur" dedim.
Direk mendil salladım o arkadaşa hayatımdan, gittiği yerde mutlu olsun, ben den uzak olsun.
Başka biri de, varoş yaşayanı cahil, kaba, sorunlu aileler, sorunlu çocuklar, diye bahsetti yaşamın da zorunlu bulunanlardan. Düşündüm, ben de öyle bir ortam da büyüdüm, kaba değildi yalnız kimse bizim mahalle de. Şehrin ortasın da, yer evlerinin olduğu bir sokakta büyüdüm ben. Herkes aynı şeye sahipti, aramız da büyük uçurumlar yoktu . Üniversite mezunu bi kişi vardı, Hatçablanın kardeşi Hasan abi bi o. Sona okudu gençler hep. Bizi de öyle algılayanlar olmuşmuydu ki, hiç hissetmedim ömrümce .
Onları kategorize etmemelisin, yaşamlarında bir farkındalık oluşturabilecek gücün varsa, onu kullanmalısın. Öğretmenler, en çok onlar bir çocuğun hayatını değiştirir. Ben bu gün olduğum akla onların önderliğin de geldim, hepsine yaşadığım sürece minnettar olacağım.
Bisikletin en güzel yanı budur, aylarca bi dünya etkinlikte birlikte olduğumuz arkadaşlarımızın, kariyerlerini, mesleklerini, maddi durumlarını, dinini, bilmeyiz sormayız da . Zengin olan da ucubik paralar ödediği bisikleri gözümüze sokmaz, almaz bile, (var mı lan aranız da, benim bisiklet şu kadar diyen? Duyarsam şerrimden korkun :) )
Ben zaten oldum olası soru sorarak beni tanımaya çalışana gıcık olmuşumdur, ev teyzeleri yapar bunu en çok. Tanışırsın ilk sorusu çalışıyon mu? Nerede? Evin var mı? Emeklimisin? Maaş ne kadar alıyon? Üç soru sona deliriyom, kibarca ama bok gibi bi sesle " ne çok soru sordun yahu sen, koca bulcaksan evliyim ben" diyip kadını şoka sokuyom bi daha sormuyo artık bişi :))
Benim kuşağıma işaret parmağımı sallıyarak söylüyorum. Hayatın hırpaladığı, sistemin her gün düzdüğü gençlere çok soru sormayın. Bizim zamanımız da diye başlayan cümleler kuran insanları ben sevmiyorum düşün, onlar nefret ederler.Malınızı, bileziklerinizi şıngırdatarak anlatmayın, evde bi boka yaramayan kocanızı, matah birimiş gibi bize övmeyin. Sizin gelin, sizin damat bizi ilgilendirmiyor. Bitirilen okullarla adam olunmuyor. Siz bunları yaptıkça, ben de size laf kakalama doktoraları yapmaya devam edicem.
Benim veletlerime söylüyorum
bunları yapan insanlara, ben dahil (yaparsam yani) çemkirin, "orada durrr" deyin, size öğüt verene "ben de öğüt çok, du bak bi tane size de verem" deyin. Olmadı "bizim bi Semra Abla var" deyin benim ağzımdan repliklerle, sıçın sıvayın :)))
Hepinize birden söylüyorum, insanları kategorize etmeyin, sevdiklerinizi yanınıza alın, sevmediklerinizi hayatınızdan uzağa atın, ama YARGILAMAYIN ...
26 Nisan 2013 Cuma
Ömrümüze Şahit Olanlar
"Aldığım yolun uzunca bir bölümünü bilen, gören kimse kalmadı yaşayan. Kendime şahit bir kendim kaldım." Nermin Bezmen'in "Sır" romanından alıntıdır bu sözcük. Deldi geçti ruhumu.
Akşam karamsar bir arkadaşla konuşurken sordum "Ana, baba, kardeş yakın dost kaybı yaşadın mı?" diye. İnsanın yaşamını derinleştiriyor kayıplar. O da "kendimin ölebileceğini yaşadım sert bir hastalıkla" dedi. İkisi aynı şey mi çok anlayamadım ama, sevdiklerin birer birer giderken yanlızlaşıyorsun, aldığın yolun şahidi kalmıyor . Yaşlılık böyle bir şey sanırım, kendinden başka şahit kalmaması.
Ağbimle ne zaman beraber yemek yiyip, rakılansak, tüm eski anılarımızı bir bir temize çekeriz, tüm sevdiklerimizi tek tek anarız. Kah ağlar, kah kahkahalarla güleriz. İkimizden başka kimse kalmadı, ömrümüze uzun yıllardır şahit olan.
Yeşim Beckman'ım çok sever eskileri konuşmayı. Uzun uzun anarız. Gözlerimi doldurdu geçen de "sen benim en eski anılarıma sahip tek kişisin, anlamın büyük" dedi. Onun da anne baba gitti. Kardeşle çok uzak düştüler. Bu yüzden anı taşıyanlar, ömrümüz de çok değerliler ve azlar.
Sizi çocukluğunuzdan bu yana tanıyan, muhabbeti güzel insanlara özel vakit ayırın, gidin onlarla laflayın, eskileri anın. Ama ruhu neşeli olanlarına heee, bir de mezarlık bekçileri vardır, sakın sokulmayın onlara. Onların alınlarında koca ışıklı bir tabela, yanar söner hep "kıçınıza pamuğu tıkayacaklarrr" yazar.
Lan sanki ben kazık çakacam diyorum da, sen ne halt etmeye durmadan sölüyosun ki bunu. Neşeli muhabbeti yoktur, hep ölmüşleri anar da, o ölmüşün bir tane kahkaha dolu anısını taşımaz sana. Ölü ve ölüm seviciler derim onlara, kaçın onlardan, hemmen :)
Antik Kentler Turunun 2cisini yaptı Olcay'ım, İzmir'in gururu oldu. Katılamıyoruz kızımızın sınav durumundan dolayı. Birinci gün korsan takıldık peşlerine azcık. Pırıl pırıl gençler gelmiş ülkemin dört bir yanından, tanışma fırsatım oldu çoğuyla.
İçlerinden bir kaçı tam velet, anında sokuldular, bizim makara ve keyif yanımızın kokusunu alıp, dibimiz de bittiler. Karışıp gittiler içimize, sanki yıllardır tanışıyomuşuz gibi. Kısacık eşlik ettim, ayrılırken bisikletimi kenara çektim, yüzlercesi akıyor, ben "iyi turlarrr" diye bağırıyorum. Ömer'de bana bağırıyor "Sultanımmmm" diye. Baktım hayat sever Secom'la kanka olmuşlar bile.
Bu anlattığım gençler HAYAT tutkunu, anında iletişim kuran, muhabbete katılan, kahkahalı ruhlar. İzmir'de bir sürü iz bıraktılar. Aynı turda olup, sessizce bisikletine binip geri dönenler ise, ne kadar iz bıraktı bilemem, ama çok olmadığına eminim. Her yerde size gülümseyen insanlarla ilişki kurun, sohbet edin, iz bırakın, iz bırakmalarına izin verin.
Bir kaç bayan arkadaşım da, bir kaç kişiye böyle yapıp olumsuz tepki aldıklarını söylediler ve şimdi kimseye sokulmuyoruz, içimize kapandık, dediler. Lan arkadaş, iki kişi için 98 kişiyi de yakıyosunuz, nasıl bir bakış açısıdır bu demiştim.
Yüz kişiyle böyle konuşsan, en az ennn azz yirmisi hayatınıza neşe saçarrr. Laynnn vaz geçmeyin ilişki kurmaktan, sevişmiceksiniz alt tarafı sadece konuşacaksınız, (he sevişecekseniz de, o sizi bağlar ben karışmam) dünya güzel insan kaynıyor onlar da bizi arıyorlar.
Annemin lafıyla bitirelim "HAYATA DÖN YÜZÜNÜ, PAYINA DÜŞENİ ADAM GİBİ YAŞA" dedi bana, ben uğraşıyom hala, çok faydasını gördüm, siz de uğraşın buna değeceğini göreceksiniz :))
Akşam karamsar bir arkadaşla konuşurken sordum "Ana, baba, kardeş yakın dost kaybı yaşadın mı?" diye. İnsanın yaşamını derinleştiriyor kayıplar. O da "kendimin ölebileceğini yaşadım sert bir hastalıkla" dedi. İkisi aynı şey mi çok anlayamadım ama, sevdiklerin birer birer giderken yanlızlaşıyorsun, aldığın yolun şahidi kalmıyor . Yaşlılık böyle bir şey sanırım, kendinden başka şahit kalmaması.
Ağbimle ne zaman beraber yemek yiyip, rakılansak, tüm eski anılarımızı bir bir temize çekeriz, tüm sevdiklerimizi tek tek anarız. Kah ağlar, kah kahkahalarla güleriz. İkimizden başka kimse kalmadı, ömrümüze uzun yıllardır şahit olan.
Yeşim Beckman'ım çok sever eskileri konuşmayı. Uzun uzun anarız. Gözlerimi doldurdu geçen de "sen benim en eski anılarıma sahip tek kişisin, anlamın büyük" dedi. Onun da anne baba gitti. Kardeşle çok uzak düştüler. Bu yüzden anı taşıyanlar, ömrümüz de çok değerliler ve azlar.
Sizi çocukluğunuzdan bu yana tanıyan, muhabbeti güzel insanlara özel vakit ayırın, gidin onlarla laflayın, eskileri anın. Ama ruhu neşeli olanlarına heee, bir de mezarlık bekçileri vardır, sakın sokulmayın onlara. Onların alınlarında koca ışıklı bir tabela, yanar söner hep "kıçınıza pamuğu tıkayacaklarrr" yazar.
Lan sanki ben kazık çakacam diyorum da, sen ne halt etmeye durmadan sölüyosun ki bunu. Neşeli muhabbeti yoktur, hep ölmüşleri anar da, o ölmüşün bir tane kahkaha dolu anısını taşımaz sana. Ölü ve ölüm seviciler derim onlara, kaçın onlardan, hemmen :)
Antik Kentler Turunun 2cisini yaptı Olcay'ım, İzmir'in gururu oldu. Katılamıyoruz kızımızın sınav durumundan dolayı. Birinci gün korsan takıldık peşlerine azcık. Pırıl pırıl gençler gelmiş ülkemin dört bir yanından, tanışma fırsatım oldu çoğuyla.
İçlerinden bir kaçı tam velet, anında sokuldular, bizim makara ve keyif yanımızın kokusunu alıp, dibimiz de bittiler. Karışıp gittiler içimize, sanki yıllardır tanışıyomuşuz gibi. Kısacık eşlik ettim, ayrılırken bisikletimi kenara çektim, yüzlercesi akıyor, ben "iyi turlarrr" diye bağırıyorum. Ömer'de bana bağırıyor "Sultanımmmm" diye. Baktım hayat sever Secom'la kanka olmuşlar bile.
Bu anlattığım gençler HAYAT tutkunu, anında iletişim kuran, muhabbete katılan, kahkahalı ruhlar. İzmir'de bir sürü iz bıraktılar. Aynı turda olup, sessizce bisikletine binip geri dönenler ise, ne kadar iz bıraktı bilemem, ama çok olmadığına eminim. Her yerde size gülümseyen insanlarla ilişki kurun, sohbet edin, iz bırakın, iz bırakmalarına izin verin.
Bir kaç bayan arkadaşım da, bir kaç kişiye böyle yapıp olumsuz tepki aldıklarını söylediler ve şimdi kimseye sokulmuyoruz, içimize kapandık, dediler. Lan arkadaş, iki kişi için 98 kişiyi de yakıyosunuz, nasıl bir bakış açısıdır bu demiştim.
Yüz kişiyle böyle konuşsan, en az ennn azz yirmisi hayatınıza neşe saçarrr. Laynnn vaz geçmeyin ilişki kurmaktan, sevişmiceksiniz alt tarafı sadece konuşacaksınız, (he sevişecekseniz de, o sizi bağlar ben karışmam) dünya güzel insan kaynıyor onlar da bizi arıyorlar.
Annemin lafıyla bitirelim "HAYATA DÖN YÜZÜNÜ, PAYINA DÜŞENİ ADAM GİBİ YAŞA" dedi bana, ben uğraşıyom hala, çok faydasını gördüm, siz de uğraşın buna değeceğini göreceksiniz :))
19 Nisan 2013 Cuma
Bir Daha Gidemeyeceğim Yerler
41 yaşımda on sekiz ay dolu dolu dağlarda gezdik. Dört mevsim her pazar sabahın köründe gidip akşamın karanlığında döndük. İnanılmaz anlar yaşadık, her hafta başka tarafından tırmanılan Spil, Yunt, Yamanlar dağlarının manzaralarında mest olduk. Bir kez de Murat dağına konaklamalı gittik.
O manzaralarda transa geçerdik adeta, kendi gücünle güzele ulaşmanın derin hazzı da eklenince, başka türlü bir baş dönmesi yaşanıyor o anda. O zevkin miniciğini tattığımdan, dağcıları çok iyi anlarım, müthiş bir zevktir gücünle tırmanılan, zirvelerdeki doyumsuz manzaralar, tırmanıştaki yaşanılan unutulmaz anlar.
Çok geç başlanıp, bedenen de çok güçlü olmayınca meşakatli olurdu benim için. Çok kez çantamı taşırlar, beni sopasının ucuna takıp çeke çeke götürürdü sorumlumuz Nurullah Candan . Ayak bileğin de ciddi bir sorunu vardı onun da, sonra yavaş yavaş gelememeye başladı, ameliyat olup dağlara veda etmişti. Onunla aynı derin hüznü de yaşardık, bir tür dağları vedayla gezdik o sene .
Zorla çıktığım tepelerde, bir kayaya oturur, manzarayı derin bir hüzünle seyrederdim. Oraya ilk ve son gelişim olduğunu bilirdim. Oturduğum yerdeki kayaları, ağaçları sever vedalaşırdım. Bir daha göremiyeceğim manzaraları zihnime nakşederdim.
Yaşlandığımı ilk o zaman duyumsadım, ömrümün 4o yılı geride kalmış, yapacağın şeyler kısıtlanıyor, hem bedenden hem zamandan dolayı. Hiç yaşamamış olmaktansa, tatmış olmaktan tabiiki çok mutlu olsam da, hüzünde o mutluluğun kıyısında hep vardı.
Sonra tam yaşlandım lan artık, yürüyüş, aerobik, step bunlar yeter bana derkennn, gümbür gümbür bisiklet girdi hayatıma. Haydaaa yine aynı duygu da peşimde, kulağıma fısıldayıp duruyor "sen bu rampaları çıkamazsın, hehehe bu katıldığın büyük tur son" diyor hiç susmadan piç kurusu.
Haklı olduğu çok şey de var yani o piç kurusunun. Katıldığım uzun kamplı turlardan deli zevk alsam da, çok zaman dolmuş muavini olup, şöförlerin "bizim dolmuşa bin abla" dediği neşeli insandan öteye geçemedim. Kendimle dalga geçen biri olduğumdan hüzüne tekme atıp acaip eğlendim de. Ama orada o yolları babalar gibi geçecek birinin hakkını yedim duygusu bir daha katılmama sebeptir.
Yine aynı hüzünle vedalaştım en büyük hüznü de kapadokya da yaşadım. Kapadokya gibi bir cennette bisikletimle var olup dolmuşun has yolcusu olarak tamamladığım tur sonucunda bu duygularımı tur organizasyonundan Gürol Caydaş'a anlatmıştım o da "niyet önemli, sen gel, biz seni teknik ekibin motor arkasına koyarız" diye moral vermişti.
Bisikletin en güzel yanı da bu, hep kendi beden gücüne göre rota koyup orada gidip gelebiliyorsun. Tanıştığım beni Kraliçem, Sultanım diye seven şahane yürekli gençlerim, o rampalarda, hemen gelip sırtımdan itip yardımcı oldular her zaman. Bisikletten sağlam düşüp de, korkudan bıraktığım da, telefonlarla mesajlarla "biz de düşüyoruz geri dön" deyip ikna ettiler, koruyup kolluyorlar hala.
Evet bir daha gidemiyeceğim turlar, çıkamıyacağım dağlar olsa da, hala yürüyebileceğim yollar, gideceğim yeni yerler var. En heyecan verici yanı da, tanışacağım cepleri hikaye dolu YENİ İNSANLARın beni bekliyor olması. Hayatının boş tarafına ağıt yakan, sirke ruhlu çekilmez insanlardan olmayın. Yaşamınızın dolu yanına şaraplaşan ruhunuzla, övgüler sloganlar yaratın.Unutmayın, yaptığınız en küçük spor, sizi sağlıkla uzun yıllar bir yerlere taşıyacaktır.
Bir daha gidemeyeceğim yerlere hüzünle selam verip, bekleyen yerlere de bekleyin uleynnn GELİYORUM dedim bile :))
O manzaralarda transa geçerdik adeta, kendi gücünle güzele ulaşmanın derin hazzı da eklenince, başka türlü bir baş dönmesi yaşanıyor o anda. O zevkin miniciğini tattığımdan, dağcıları çok iyi anlarım, müthiş bir zevktir gücünle tırmanılan, zirvelerdeki doyumsuz manzaralar, tırmanıştaki yaşanılan unutulmaz anlar.
Çok geç başlanıp, bedenen de çok güçlü olmayınca meşakatli olurdu benim için. Çok kez çantamı taşırlar, beni sopasının ucuna takıp çeke çeke götürürdü sorumlumuz Nurullah Candan . Ayak bileğin de ciddi bir sorunu vardı onun da, sonra yavaş yavaş gelememeye başladı, ameliyat olup dağlara veda etmişti. Onunla aynı derin hüznü de yaşardık, bir tür dağları vedayla gezdik o sene .
Zorla çıktığım tepelerde, bir kayaya oturur, manzarayı derin bir hüzünle seyrederdim. Oraya ilk ve son gelişim olduğunu bilirdim. Oturduğum yerdeki kayaları, ağaçları sever vedalaşırdım. Bir daha göremiyeceğim manzaraları zihnime nakşederdim.
Yaşlandığımı ilk o zaman duyumsadım, ömrümün 4o yılı geride kalmış, yapacağın şeyler kısıtlanıyor, hem bedenden hem zamandan dolayı. Hiç yaşamamış olmaktansa, tatmış olmaktan tabiiki çok mutlu olsam da, hüzünde o mutluluğun kıyısında hep vardı.
Sonra tam yaşlandım lan artık, yürüyüş, aerobik, step bunlar yeter bana derkennn, gümbür gümbür bisiklet girdi hayatıma. Haydaaa yine aynı duygu da peşimde, kulağıma fısıldayıp duruyor "sen bu rampaları çıkamazsın, hehehe bu katıldığın büyük tur son" diyor hiç susmadan piç kurusu.
Haklı olduğu çok şey de var yani o piç kurusunun. Katıldığım uzun kamplı turlardan deli zevk alsam da, çok zaman dolmuş muavini olup, şöförlerin "bizim dolmuşa bin abla" dediği neşeli insandan öteye geçemedim. Kendimle dalga geçen biri olduğumdan hüzüne tekme atıp acaip eğlendim de. Ama orada o yolları babalar gibi geçecek birinin hakkını yedim duygusu bir daha katılmama sebeptir.
Yine aynı hüzünle vedalaştım en büyük hüznü de kapadokya da yaşadım. Kapadokya gibi bir cennette bisikletimle var olup dolmuşun has yolcusu olarak tamamladığım tur sonucunda bu duygularımı tur organizasyonundan Gürol Caydaş'a anlatmıştım o da "niyet önemli, sen gel, biz seni teknik ekibin motor arkasına koyarız" diye moral vermişti.
Bisikletin en güzel yanı da bu, hep kendi beden gücüne göre rota koyup orada gidip gelebiliyorsun. Tanıştığım beni Kraliçem, Sultanım diye seven şahane yürekli gençlerim, o rampalarda, hemen gelip sırtımdan itip yardımcı oldular her zaman. Bisikletten sağlam düşüp de, korkudan bıraktığım da, telefonlarla mesajlarla "biz de düşüyoruz geri dön" deyip ikna ettiler, koruyup kolluyorlar hala.
Evet bir daha gidemiyeceğim turlar, çıkamıyacağım dağlar olsa da, hala yürüyebileceğim yollar, gideceğim yeni yerler var. En heyecan verici yanı da, tanışacağım cepleri hikaye dolu YENİ İNSANLARın beni bekliyor olması. Hayatının boş tarafına ağıt yakan, sirke ruhlu çekilmez insanlardan olmayın. Yaşamınızın dolu yanına şaraplaşan ruhunuzla, övgüler sloganlar yaratın.Unutmayın, yaptığınız en küçük spor, sizi sağlıkla uzun yıllar bir yerlere taşıyacaktır.
Bir daha gidemeyeceğim yerlere hüzünle selam verip, bekleyen yerlere de bekleyin uleynnn GELİYORUM dedim bile :))
15 Nisan 2013 Pazartesi
28 Yıldır Evli Olmak
28 yıl önce bu gün evlendik Şerif'le, tanışma nişanlılık da bir yıl 29 yıldır kıç kıça ömür geçirdik. Birbirimiz de bulduğumuz ana karakterlerin aynen yerin de duruyor olması (yav benim yazım bu biz biz demicem valla, germe beni Şerif) derin pişmanlıklara sürüklemedi bunca yıl.
Anne evinden (baba evim değildi, anne evimdi) 24 yaşımda çıktım, en uzun süre beraber yaşadığım insan ünvanını aldı ömrümden. Hiç anlamadan geçti bunca yıl şu anda düşündüm de vayyyy lannn ne sıkıcı demi ? Yav sıkılacak zaman da kalmadı. Aynı iş yerin de tanıştık, evlendik, şakkadak çocuk sahibi olduk.
Evliliğin 3 yılı çocuk yapılmamalı bence, iki kişi birbirlerini yaşamalılar sevgili olmalılar. Biz çocuk büyütürken birbirimizi kaybettik, uzun yıllarca hep ana baba olduk. Ben buna çok zaman isyan etmiş, arızalar çıkarmışımdır. Çocuklarımızı ikimizin de çok sevmesi, onların büyümelerini beraber izlemek isteğimizin gücü, evliliğimiz de çıkan sorunları hep yendirmiştir.
İzmir ve Bisiklet başka bir sayfa açtırdı bize, hem beraber hem ayrı ayrı olabiliyoruz bisikletle çıktığımız yolda. Yeni dostlar doluştu hayatımıza, neredeyse tamamı siz birlikte çok güzelsiniz. Sakın ayrılmayın diye, şakasına bile izin vermez oldular. Murat "bak gözlerim doluyor söleme öle şeyler" dedi bi gün. Pınar sarıldığın da kulağıma fısılda dı "beraber çok güzelsiniz sizi birbirinizsiz düşünemem" dedi. Şaşırttılar beni sanırım nedeni şu olabilir. Hızla tüketiliyor her şey, evlenmekte boşanmakta, sevgili değiştirmekte, çok hızlı yaşanıyor. Uzun yıllar tanık olacağımız şeyler bize güven ve sıcaklık veriyor. Anıt muamelesi mi yapıyor lan bunlar bize yoksa ? :)
Yabancılaşmanın hız arttırdığı dünya da, uzun evlilikler de beklentilerin karşılanmamasından doğan kırgınlıkla, birbirlerine küs gibi, ayrı dünyalar da yaşamaları, bizim gençlerimizi gelecek adına üzüyor ve inanacakları sahici birilerini görmek istiyorlar.
Biz de zamanla bir birimize saygı sınırında, laf geçirme ustası olduk. Turlarda bildiğin dalaşıyoruz offf laflar hava da uçuşuyo, "valla boşanalım" diye ben avaz avaz bağırıyom, hepsi gülüyorlar. Bir tek Burçak sordu bir gün özel olarak "siz gerçekten mi kavga ediyorsunuz, şaka mı yapıyorsunuz ?" diye. Gerçek olduğunu söylemiştik, saygı çerçevesin de olunca, herkese şaka gibi geliyor. Uzun evlilikler de sık raslanmayan durumdur sanırım bu. Benim annem babam da becerememişler di o saygıyı, 50- 51 yaşların da 33 yıllık evlilikten sonra boşanmışlardı, bir birlerine düşman olarak hem de.
Diyeceksiniz ki evlilik güzel mi ? Biz başka türlüsünü yaşamadık ki, ben 24 Şerif 27 yaşındaydı evlendik, hangisi daha iyi bilemeyiz. Çok zorlayıcı zamanlar da yaşadık, birbirimizi yorup çok yıprattık. Hiç çocuklarımıza yansıtmadan iki kişilik derin mutsuzluklar yaşadık. Hep öyle güllük gülistanlık değil evlilik zor kurum. Bireyselliğinizi yok ediyor, sizi kurumsal kurallarla boğuyor yok ediyor, kendini korumaya alamazsan kişiliksizleştiriyor. Bunların hepsi evliliğe dahil.
Şimdi 28 yıl sonra küçük kızımızı 5-6 ay sonra kendi hayatına göndereceğiz, ilk kez yalnız kalacağız, ikimiz de korkuyoruz aslın da. Ama en sağlam oyuncaklarımız bizi yatıştırır "bisikletlerimiz" ve iki tekerli dostlarımız.
Şerif'in sülalesin de boşanan bi tek dayısı var onu saymıyorlar zaten. Biz de boşanma yok dedi mi ben delirirdim. Layn aşiret evliğimi bu sen de ilk olursun sülalene derdim. Benimkiler boşandı çok da iyi oldu, gitmiyorsa bir tane hayatımız var, zorlamanın manası yok diye çemkirirdim.
Neyse zamanla o kadar çok arkadaşımız boşandı ki, adama da normal gelmeye başladı. Bunları normalleştirene kadar 28 yıl geçti, bir 28 de dünyanın sonu değil yav , hayat bu her şey olabilir deriz. Oturduğumuz yerden dünya turuna çıkmak gibi bişi bu :)
Sana kazık atmayacak, sadece sana değil, tüm canlılara saygılı, dünyanın gidişatına seninle aynı tepkileri veren, dürüst, merhametli bir insanla, yaşanan onca yıl büyük konfor ve şanstır. Şerif seninle evlenirken SAYGI VE HUZUR istemiştim, sen SEVGİyle verdin bunca yıldır, tşkler birlikte yürüdüğümüz 28 yıl için ...
Anne evinden (baba evim değildi, anne evimdi) 24 yaşımda çıktım, en uzun süre beraber yaşadığım insan ünvanını aldı ömrümden. Hiç anlamadan geçti bunca yıl şu anda düşündüm de vayyyy lannn ne sıkıcı demi ? Yav sıkılacak zaman da kalmadı. Aynı iş yerin de tanıştık, evlendik, şakkadak çocuk sahibi olduk.
Evliliğin 3 yılı çocuk yapılmamalı bence, iki kişi birbirlerini yaşamalılar sevgili olmalılar. Biz çocuk büyütürken birbirimizi kaybettik, uzun yıllarca hep ana baba olduk. Ben buna çok zaman isyan etmiş, arızalar çıkarmışımdır. Çocuklarımızı ikimizin de çok sevmesi, onların büyümelerini beraber izlemek isteğimizin gücü, evliliğimiz de çıkan sorunları hep yendirmiştir.
İzmir ve Bisiklet başka bir sayfa açtırdı bize, hem beraber hem ayrı ayrı olabiliyoruz bisikletle çıktığımız yolda. Yeni dostlar doluştu hayatımıza, neredeyse tamamı siz birlikte çok güzelsiniz. Sakın ayrılmayın diye, şakasına bile izin vermez oldular. Murat "bak gözlerim doluyor söleme öle şeyler" dedi bi gün. Pınar sarıldığın da kulağıma fısılda dı "beraber çok güzelsiniz sizi birbirinizsiz düşünemem" dedi. Şaşırttılar beni sanırım nedeni şu olabilir. Hızla tüketiliyor her şey, evlenmekte boşanmakta, sevgili değiştirmekte, çok hızlı yaşanıyor. Uzun yıllar tanık olacağımız şeyler bize güven ve sıcaklık veriyor. Anıt muamelesi mi yapıyor lan bunlar bize yoksa ? :)
Yabancılaşmanın hız arttırdığı dünya da, uzun evlilikler de beklentilerin karşılanmamasından doğan kırgınlıkla, birbirlerine küs gibi, ayrı dünyalar da yaşamaları, bizim gençlerimizi gelecek adına üzüyor ve inanacakları sahici birilerini görmek istiyorlar.
Biz de zamanla bir birimize saygı sınırında, laf geçirme ustası olduk. Turlarda bildiğin dalaşıyoruz offf laflar hava da uçuşuyo, "valla boşanalım" diye ben avaz avaz bağırıyom, hepsi gülüyorlar. Bir tek Burçak sordu bir gün özel olarak "siz gerçekten mi kavga ediyorsunuz, şaka mı yapıyorsunuz ?" diye. Gerçek olduğunu söylemiştik, saygı çerçevesin de olunca, herkese şaka gibi geliyor. Uzun evlilikler de sık raslanmayan durumdur sanırım bu. Benim annem babam da becerememişler di o saygıyı, 50- 51 yaşların da 33 yıllık evlilikten sonra boşanmışlardı, bir birlerine düşman olarak hem de.
Diyeceksiniz ki evlilik güzel mi ? Biz başka türlüsünü yaşamadık ki, ben 24 Şerif 27 yaşındaydı evlendik, hangisi daha iyi bilemeyiz. Çok zorlayıcı zamanlar da yaşadık, birbirimizi yorup çok yıprattık. Hiç çocuklarımıza yansıtmadan iki kişilik derin mutsuzluklar yaşadık. Hep öyle güllük gülistanlık değil evlilik zor kurum. Bireyselliğinizi yok ediyor, sizi kurumsal kurallarla boğuyor yok ediyor, kendini korumaya alamazsan kişiliksizleştiriyor. Bunların hepsi evliliğe dahil.
Şimdi 28 yıl sonra küçük kızımızı 5-6 ay sonra kendi hayatına göndereceğiz, ilk kez yalnız kalacağız, ikimiz de korkuyoruz aslın da. Ama en sağlam oyuncaklarımız bizi yatıştırır "bisikletlerimiz" ve iki tekerli dostlarımız.
Şerif'in sülalesin de boşanan bi tek dayısı var onu saymıyorlar zaten. Biz de boşanma yok dedi mi ben delirirdim. Layn aşiret evliğimi bu sen de ilk olursun sülalene derdim. Benimkiler boşandı çok da iyi oldu, gitmiyorsa bir tane hayatımız var, zorlamanın manası yok diye çemkirirdim.
Neyse zamanla o kadar çok arkadaşımız boşandı ki, adama da normal gelmeye başladı. Bunları normalleştirene kadar 28 yıl geçti, bir 28 de dünyanın sonu değil yav , hayat bu her şey olabilir deriz. Oturduğumuz yerden dünya turuna çıkmak gibi bişi bu :)
Sana kazık atmayacak, sadece sana değil, tüm canlılara saygılı, dünyanın gidişatına seninle aynı tepkileri veren, dürüst, merhametli bir insanla, yaşanan onca yıl büyük konfor ve şanstır. Şerif seninle evlenirken SAYGI VE HUZUR istemiştim, sen SEVGİyle verdin bunca yıldır, tşkler birlikte yürüdüğümüz 28 yıl için ...
13 Nisan 2013 Cumartesi
Ruhumuzdaki Derin Hüzünle Çarpışma
Epeydir sesim soluğum çıkmıyor demi ? Derin bir hüzünle dağlanıyoruz şu sıralar. Uzun yıllardır iş arkadaşımız Haso, bir güzel insan, sağlam sağlık sorunları yaşıyor. Dellenmiş haldeyiz bir avuç insan, ne yapacağımızı da bilemiyoruz.
Biz 80 öncesi insanı, 80 sonasının yangınların da girdiğimiz iş yerimiz de, kendimizce iş komünü oluşturmuştuk. Ne mevki, ne mezun olduğun okul, ne aldığın maaş asla konuşulmadı. Lise mezunu ile Odtü mezunu zaman zaman aynı işi bile yaptı. Hiç yadırgamadan sorgulamadan hem de, bu bir avuç insan, şu anda dört bir yana dağılmış olsak da, düğün ve cenaze alayı gibi olsak da ( son yıllar da ), hep dün ayrılmış gibi, bir araya hep aynı sıcaklıkla gelebiliyoruz.
Sadece Şerif ve Hasan kaldı aynı iş yerin de, onlar bizim son temsilcilerimiz olarak. Çok yalnız olsalar da orada, dürüst duruşlarıyla hepimize iyi geliyorlar, arkamız da hiç olmazsa, zalimin zulmüne kale olacak ikisi (bir de yenilerden Cüneyt katıldı onlara) diye .
Şu anda herkes alarm halin de, ne yapabiliriz, nasıl yardım ederiz diye irtibattayız. Bu bile hepimizi ağlatıyor çok zaman. Yabancılaşmanın manyaklaştığı yıllar yaşıyoruz, o yüzden çok ama çok kıymetli bu duruş .
Bu gün Şerif sabah dişçi de sağlam ellense de, attık kendimizi kocaman hüzünümüzle bisikletimizle yollara ( evveeettt yine Kaklıç yolları, layn dalga geçme, ben den başka yol çıkmaz, araba yok o yolda bi kerem ). Arca yetişip katıldı, sessizce aramıza .
Yapımına tüm yaz şahit olduğumuz denize sıfır villanın sahipleriymiş yolda selamlaştık. Kaklıç'ı bilmiyorlarmış, geldiler bizimle. Kahve de sohbet ederken öğrendim o evin sahibi olduklarını, kocaman bir kahkaha attım " ayol daha dün bu evde insan yaşıyor mu? Bisikletleri bile yok? Napiiim böle evi lennn bi mangalı yanmıyo" dedim diye anlattım. Keşke başka bişi dileseymişim anam, ertesi gün karşıma oturdular. İkisi de Avukatmış, mütevazi esprili şaka kaldıran güzel insanlar. Çocuklarımız aynı liseden mezunlarmış. Epey lafladık, onlar geriye döndüler. Biz Arca ile Tuzçulu, Süzbeyli, Kuş cenneti yaptık.
Aldık balığımızı, balık satış sorumlusu, yandaki Yalın balık restoranının sahibi ile, balıkların temizlenmesini beklerken, şahane bir muhabbet yaptık. Yalın balık sahibi Yalın bey, yeni baba olmuş, hemen bize köpeoğlu mancası mezesi paket ettirdi ( beleş olm konsomasyonumuza saydı vallah ). Balıkçı da da "anaaa bitti mi Barbunlar tühh be" demiştim, iri Barbunları saklamışlar özel müşterilere, tabe ben emekçilerle kontak kurarım her zaman ondandır, satışçı abi içerden getirdi, seçti temizlemeye vermişti çoktan. Sorumlu da bize verildiğini görünce, pek bi memnun olduğunu belirtti, müdür ne de olsa :)
Bisiklet kıyafetimle (geç oluyor zaman diye) hızla kızarttım balıkları yaptım, salatayı. Şerif de hızla kurdu sofrayı, kızımızla bi sürü şey konuşup, yedik içtik afiyetle. Kızımız odasına çekilince, Hasan odaklı içtik, lafladık, hüzünlendik, doldu gözlerimiz, içimiz de umutla ona şifalar diledik .
Tüm bunları bir gün için de yaşadık ve bir kez daha anladık ki Dişçilerimiz de aynı şeyi söylemişler bu gün, bizim hayatımızı BİSİKLET kurtarıyor. Üzerine binip pedala basınca, hayata HASSİKTİR LANNN diye biliyoruz. Hayat bize çok zaman sağlam koysa da, yine bisikletin üzerine çıkıp ACIMA DI Kİ ACIMA DI Kİ diyebiliyoruz. Hem de sizin kıçınızla güldüğünüz, Kaklıç kadarcık yerle (33 km len işte) yapıyoruz bunu . Valla bu gün hüzünle, 55 km bindik, kah güldük, kah hüzünden içimiz sızladı durdu . Hayat tam da böyle bir şey işte çok zaman. Hem gidiyosun, hem acıyo, gülüyo, ağlıyo, hepsi işte .
Adam gibi sevin ömrünüz de bir kaç kişiyi, sağlam sevin, beklentisizce, sırf o insanın güzel insan oluşundan dolayı sevin. Ve onlara bir şey olduğun da da avazınız çıktığı kadar ağlayın, onlara bir şey olmasın diye, inandığınız her şeyi yardıma çağırarak hem de...
Nedense ben de şu anda fonda, alakasız da olsa. Yeni Türkü'den DESTİNA çalıyor. Size de fon olur belki ...
Biz 80 öncesi insanı, 80 sonasının yangınların da girdiğimiz iş yerimiz de, kendimizce iş komünü oluşturmuştuk. Ne mevki, ne mezun olduğun okul, ne aldığın maaş asla konuşulmadı. Lise mezunu ile Odtü mezunu zaman zaman aynı işi bile yaptı. Hiç yadırgamadan sorgulamadan hem de, bu bir avuç insan, şu anda dört bir yana dağılmış olsak da, düğün ve cenaze alayı gibi olsak da ( son yıllar da ), hep dün ayrılmış gibi, bir araya hep aynı sıcaklıkla gelebiliyoruz.
Sadece Şerif ve Hasan kaldı aynı iş yerin de, onlar bizim son temsilcilerimiz olarak. Çok yalnız olsalar da orada, dürüst duruşlarıyla hepimize iyi geliyorlar, arkamız da hiç olmazsa, zalimin zulmüne kale olacak ikisi (bir de yenilerden Cüneyt katıldı onlara) diye .
Şu anda herkes alarm halin de, ne yapabiliriz, nasıl yardım ederiz diye irtibattayız. Bu bile hepimizi ağlatıyor çok zaman. Yabancılaşmanın manyaklaştığı yıllar yaşıyoruz, o yüzden çok ama çok kıymetli bu duruş .
Bu gün Şerif sabah dişçi de sağlam ellense de, attık kendimizi kocaman hüzünümüzle bisikletimizle yollara ( evveeettt yine Kaklıç yolları, layn dalga geçme, ben den başka yol çıkmaz, araba yok o yolda bi kerem ). Arca yetişip katıldı, sessizce aramıza .
Yapımına tüm yaz şahit olduğumuz denize sıfır villanın sahipleriymiş yolda selamlaştık. Kaklıç'ı bilmiyorlarmış, geldiler bizimle. Kahve de sohbet ederken öğrendim o evin sahibi olduklarını, kocaman bir kahkaha attım " ayol daha dün bu evde insan yaşıyor mu? Bisikletleri bile yok? Napiiim böle evi lennn bi mangalı yanmıyo" dedim diye anlattım. Keşke başka bişi dileseymişim anam, ertesi gün karşıma oturdular. İkisi de Avukatmış, mütevazi esprili şaka kaldıran güzel insanlar. Çocuklarımız aynı liseden mezunlarmış. Epey lafladık, onlar geriye döndüler. Biz Arca ile Tuzçulu, Süzbeyli, Kuş cenneti yaptık.
Aldık balığımızı, balık satış sorumlusu, yandaki Yalın balık restoranının sahibi ile, balıkların temizlenmesini beklerken, şahane bir muhabbet yaptık. Yalın balık sahibi Yalın bey, yeni baba olmuş, hemen bize köpeoğlu mancası mezesi paket ettirdi ( beleş olm konsomasyonumuza saydı vallah ). Balıkçı da da "anaaa bitti mi Barbunlar tühh be" demiştim, iri Barbunları saklamışlar özel müşterilere, tabe ben emekçilerle kontak kurarım her zaman ondandır, satışçı abi içerden getirdi, seçti temizlemeye vermişti çoktan. Sorumlu da bize verildiğini görünce, pek bi memnun olduğunu belirtti, müdür ne de olsa :)
Bisiklet kıyafetimle (geç oluyor zaman diye) hızla kızarttım balıkları yaptım, salatayı. Şerif de hızla kurdu sofrayı, kızımızla bi sürü şey konuşup, yedik içtik afiyetle. Kızımız odasına çekilince, Hasan odaklı içtik, lafladık, hüzünlendik, doldu gözlerimiz, içimiz de umutla ona şifalar diledik .
Tüm bunları bir gün için de yaşadık ve bir kez daha anladık ki Dişçilerimiz de aynı şeyi söylemişler bu gün, bizim hayatımızı BİSİKLET kurtarıyor. Üzerine binip pedala basınca, hayata HASSİKTİR LANNN diye biliyoruz. Hayat bize çok zaman sağlam koysa da, yine bisikletin üzerine çıkıp ACIMA DI Kİ ACIMA DI Kİ diyebiliyoruz. Hem de sizin kıçınızla güldüğünüz, Kaklıç kadarcık yerle (33 km len işte) yapıyoruz bunu . Valla bu gün hüzünle, 55 km bindik, kah güldük, kah hüzünden içimiz sızladı durdu . Hayat tam da böyle bir şey işte çok zaman. Hem gidiyosun, hem acıyo, gülüyo, ağlıyo, hepsi işte .
Adam gibi sevin ömrünüz de bir kaç kişiyi, sağlam sevin, beklentisizce, sırf o insanın güzel insan oluşundan dolayı sevin. Ve onlara bir şey olduğun da da avazınız çıktığı kadar ağlayın, onlara bir şey olmasın diye, inandığınız her şeyi yardıma çağırarak hem de...
Nedense ben de şu anda fonda, alakasız da olsa. Yeni Türkü'den DESTİNA çalıyor. Size de fon olur belki ...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

